Zarafetin ve Golün Kusursuz Buluşması: Bir Efsanenin Yarım Kalan Dansı

Futbol tarihindeki 9 numaralara baktığımızda görürüz ki hepsi üst seviye yetenekli, oyun aklı gelişmiş ve takımını — tabiri caizse — sırtlayan isimlerdir. Tarihin en iyi ilk 11'ini kurmaya çalışan herkesin santrfor için seçtiği belli başlı isimler vardır: Pelé, Ronaldo Nazário, Gerd Müller, Suárez, Lewandowski ve daha pek çoğu. Bunların yanında, kariyerini 30 yaşında noktalamak zorunda kalmış ve belki de tarihin en yetenekli 9 numarası olan Ronaldo Nazário'nun bile "Van Basten benim idolümdü, küçükken onun gollerini izlerdim."[1] dediği, gölgede kalmış bir isim var: Marco Van Basten.
Marco, 31 Ekim 1964'te Hollanda'nın Utrecht şehrinde doğdu. Babası Joop van Basten, amatör liglerde top koşturmuş futbola yakın bir isimdi; annesi Leny ise spor öğretmeniydi. Yani Marco tam anlamıyla sporun içine doğmuştu. Küçük yaşlardan itibaren birçok spor dalını denedi: cimnastik, atletizm ve futbol bunlardan birkaçıydı. Ailesi, onun futbola karşı özel bir yeteneği olduğunu fark etti ve küçük Marco, zirveye çıkacak kariyerinin temellerini ailesiyle birlikte erken yaşlarda attı.
Van Basten, okul yıllarında çok sakin ve içe dönük bir çocuk olarak biliniyordu; hatta özgüven eksiklikleri de vardı. Ama sahaya çıkıp topu ayağına aldığında özgüvenle dolup taşıyordu; sokakta oynadığı maçlarda bile arkadaşları onu izlerken hayran kalıyordu. Marco topla sadece oynamıyordu, âdeta onu yönetiyordu.[2]
Marco'nun ilk kulübü, Utrecht'in küçük bir takımı olan EDO'ydu. Kısa bir süre sonra UVV Utrecht kulübüne geçiş yaptı. Burada oynarken antrenörlerin dikkatini çeken bir özelliği vardı: Marco topa çok temiz vurabiliyordu; sanki topun gideceği yeri biliyormuş gibi vücudunun yönünü değiştirip topa hâkim oluyordu.
1970'lerin sonlarında Hollanda futbolu dünya çapında büyük saygı görüyordu ve bunun merkezinde tek bir kulüp vardı: Ajax. Ajax yalnızca bir kulüp değildi; aynı zamanda bir futbol akademisiydi. Kulübün altyapı sistemi, genç oyunculara teknik ve taktik eğitim vererek onları birer süperstara dönüştürüyordu. Bu altyapıdan çıkan Johan Cruyff, Johan Neeskens ve Ruud Krol gibi efsane isimleri görmek mümkündü.
Marco, 17 yaşındayken 1981 yılında Ajax altyapısına katıldı ve dünya futbolunu değiştiren o efsane isimle tanıştı: Johan Cruyff.
Johan Cruyff, genç oyunculara her zaman büyük dikkat gösterirdi. Bir antrenmanda Marco'nun şutlarından birini izledi ve onun hakkında şöyle dedi[3]:
Bu çocuk gol atmayı içgüdüsel olarak biliyor.
Bu yorum, Marco'nun kariyerindeki ilk büyük övgülerden biri oldu.
1982 yılında Marco, Ajax A takımına yükseldi ve ilk maçında Johan Cruyff'un yerine oyuna girdi; sanki bir efsane futbol kariyerini noktalarken yeni bir efsaneye yerini bırakıyordu.
Marco ilk iki sezonunda henüz parlak bir yıldız değildi ancak 1984 yılında her şey değişti:
Marco artık Avrupa çapında en çok konuşulan oyunculardan biriydi.
1987 yılında Marco'ya İtalya'dan bir teklif geldi. AC Milan'ın başkanı Silvio Berlusconi, kulübü tekrar Avrupa'nın zirvesine taşımak istiyordu. Bunun için önce 1987'de Hollanda'dan Marco Van Basten ve Ruud Gullit'i, ardından 1988'de Frank Rijkaard'ı transfer etti. Bu üçlü, futbol tarihinin en etkili üçlülerinden biri olacaktı.
Van Basten, Gullit ve Rijkaard sadece takım arkadaşı değildi; aynı zamanda çok yakın arkadaşlardı. Gullit ile Marco'nun dostluğu Ajax günlerine kadar uzanıyordu. Gullit daha enerjik ve dışa dönük bir karaktere sahipken Marco daha sakin ve içine kapanıktı; ama sahada birbirlerini mükemmel tamamlıyorlardı. Rijkaard ise üçlünün en dengeli oyuncusuydu: oyun kurabiliyordu, savunma yapabiliyordu ve orta sahada görev alabiliyordu. Bu üçlü yalnızca Milan'da değil, Hollanda Millî Takımı'nda da oyunu domine ediyordu.[5]
Arrigo Sacchi, futbol tarihinin en devrimci teknik direktörlerinden biri olarak bilinir. Onun oyun sisteminde yüksek pres, kompakt savunma ve sürekli hareket vardı. Van Basten ise bu sistemin merkezindeki isimdi; çünkü yalnızca gol atmıyordu, aynı zamanda takımını hücumda organize ediyordu.
1988 yılında Hollanda Millî Takımı, Avrupa Şampiyonası'na katıldı. Takımın yıldızları yine Milan'daki gibi Marco, Rijkaard ve Gullit'ti. Turnuvada Hollanda üst düzey bir futbol sergiledi ve finale kadar yükseldi. Finaldeki rakip ise Sovyetler Birliği millî takımıydı.
Maçın ilk yarısı sıradan geçti ama ikinci yarıda tarihe geçen bir an yaşandı: Sol kanattan Arnold Mühren'in ortasına Van Basten, sağ çaprazdan inanılmaz dar bir açıyla öyle bir vole vurdu ki eğer o yıllarda Puskás Ödülü olsaydı kesinlikle bu ödülü kazanırdı. Bu gol, bugün hâlâ tarihin en güzel gollerinden biri olarak kabul edilir. Hollanda kupayı kazandı ve Marco o ikonik pozu verdi.[6]
Marco, 1988 yılında Avrupa Şampiyonası'ndaki performansıyla Ballon d'Or ödülüne layık görüldü. Sonradan bu ödülü 1989 ve 1992 yıllarında iki kez daha kazanarak tarihe geçti.
Toplamda 3 Ballon d'Or — futbol tarihinin en seçkin forvetlerinden biri olduğunun kanıtı.
1989 ve 1990 yıllarında Milan, açık ara Avrupa'nın en güçlü takımıydı. Kulüp, iki kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazandı. (O dönemde Şampiyonlar Ligi sistemi henüz yoktu; bu kupa, Şampiyonlar Ligi'nin eski formatıydı.)
1989 finalinde Van Basten, Camp Nou'da oynanan finalde rakip Steaua Bükreş'e karşı 2 gol atarak takımına kupayı getirdi.[7]
Marco her ne kadar harika bir oyuncu olsa da ayak bileğiyle ilgili ciddi bir sorunu vardı. Başlangıçta küçük bir problem gibi görünen bu durum, zamanla kronik bir sakatlığa dönüştü. Marco defalarca ameliyat oldu; 6'dan fazla operasyon geçirdi.[8]
1992'den sonra futbol, Marco için artık acı verici bir hâle gelmişti: her maçtan sonra bileği şişiyor, bazen yürümekte bile zorlanıyordu. Yine de oynamaya devam etti; çünkü futbol onun mesleği değil, hayatıydı.
1993 yılında Marco son kez sahaya çıktı. Bir daha profesyonel olarak oynamadı ama resmî emekliliğini 1995'e kadar açıklamadı. O iki sene boyunca geri dönmek için çabaladı ancak başaramadı. İçinde ne kadar umut olsa da 1995 yılında, henüz 30 yaşındayken, futbola veda etmek zorunda kaldı.
Futbol yorumcuları ve taraftarlar her zaman aynı soruyu sorar: "Marco sakatlanmasaydı ne olurdu?"
Bana kalırsa Van Basten, tarihin gelmiş geçmiş en iyi santrforudur. Çünkü Marco sadece bir forvet değildi; oyunu domine eden saf bir yetenekti.
Johan Cruyff: "Van Basten çok rekabetçi. Bu bazen çok iyi bir şeydir; Euro 88'de ve Milan'daki döneminde olduğu gibi."
Gerd Müller: "O tam bir golcüydü."
Diego Maradona: "Van Basten inanılmaz bir forvet. Onun hareketlerini ve bitiriciliğini durdurmak çok zor."
Ferenc Puskás: "O klasik bir golcüden daha fazlasıydı. Sanatçıydı."
Franz Beckenbauer: "Van Basten yalnızca bir golcü değildi. O tam bir futbolcuydu."
Michel Platini: "O dönem dünyanın en iyi forvetiydi."
Ruud Gullit: "Marco dünyanın en iyi forvetiydi. Van Basten, Rijkaard ve ben sahada birbirimizi düşünmeden anlayabiliyorduk."
Frank Rijkaard: "Van Basten inanılmaz bir golcüydü ama aynı zamanda çok zekiydi."
Paolo Maldini: "Birlikte oynadığım en iyi oyuncu Marco van Basten'di. Sol ayağıyla, sağ ayağıyla veya kafasıyla gol atabilirdi. Çok güçlüydü, hızlıydı ve her şeyi yapabiliyordu."
Lionel Messi: "Van Basten gibi oyuncular futbol tarihini şekillendirdi."
Robert Lewandowski: "Van Basten benim için mükemmel bir santrfor örneğidir."
Luis Suárez: "Van Basten videolarını izleyerek büyüdüm."