8 Mart ve katledilen kadınlarımızın anısına...

Yaklaşık 200 sene önce Amerikalı bir grup kadının isyanı, 21. yüzyılda dahi her 8 Mart'ta bizi tekrar düşünmeye itiyor, bugün olduğu gibi. Tarım Devrimi'nden sonra toprakla beraber oluşturulan mülkiyet hiyerarşisinde en alt tabakada olan kadın, varlığının getirdiği ağır sorumluluklar altında tarihin her döneminde büyük eziyetler çekti. İlahi dinlerin yaygınlaşmasıyla beraber kadının sorumlulukları daha net bir şekilde belirlendi. Kapitalizmin gelişmesi ve akabinde modern devletlerin kurulmasıyla karmaşıklaşan birey-devlet mekanizmasına kadınların alınması bir zorunluluk oldu. Artık devletlerin himayesinde yaşayanlar tebaa değil vatandaş olacaktı ama bu süreç kadınlar için çok daha sancılı ilerleyecekti. 19. yüzyılın sonundan itibaren kadınlara çeşitli haklar verildi lakin büyük sorunlar vardı. Mesela 1937'de çalışmak isteyen bir Fransız kadını, kocasının ona izin vermediğinden dolayı mahkemeye başvurmuş ama mahkeme kadının herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmadığı hâlde sırf çalışmak istediği için onu deli olarak damgalamış ve talebini reddetmiştir. Bizde ise buna benzer bir uygulama vardı ama kadın, kocasının karşı çıkmasını mahkemeye beyan edip mahkemece çalıştığı işte herhangi bir ahlaki sorun yok hükmü getirildiğinde mahkeme izniyle çalışabiliyordu.
Kemalist rejim, kendi kadın hakları hareketini Batı feminizminden ayırmıştır. Bu konuyu Cumhuriyet'in 10. yılı için basılan hükümetin 10. yıl afişlerindeki "İnkılap Türkiye'sinde Kadın" sayfasındaki alıntı ile özetlemek isterim: "İnkılap Türkiye'sinde kadın erkeğin dengi tanınmış tam hukuklu bir insandır. Bizim kadınlık davamız, Avrupa'daki feminizmin semtine bile uğramamıştır. Bazı en medeni Avrupa memleketlerinde bile hâlâ kabul edilmesi için uğraşılan kadın haklarını, Türk kadını toptan elde etmiştir. Bizdeki kadınlık davası, Avrupa feminizminden şu itibarla daha derin ve kapsamlıdır ki oradaki kadın birtakım siyasi fırkaların seçim dalaverelerine maşa olunmuş, bizde ise kadının kurtuluşu bir insanlık ve bir millet davası olarak gerçekleştirilmiştir. İslam cemiyetinde, cinsi ahlak, peçe, çarşaf, kafes, harem, selamlık gibi birtakım ihtiyat tedbirlerine havale edilmişken; Yeni Türk Cemiyeti'nde kadınla erkeğin şuurlarından gelen faziletlerine bırakılmıştır. Bu itibarla bizde kadının azatlığı doğrudan doğruya ahlak mefhumunun azatlığını ifade eder." Aynı sayfanın altında yazan "Kadın hayat ve iş arkadaşımızdır" sözü, bizlere Kemalist rejimin perspektifini ortaya koyuyor. 1924 yılında milletvekili Recep Peker kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesini şiddetli şekilde savunmuş olsa da bu fikirlerini anayasaya ekleme şansı bulamamış ama bu arzularını 1931'de CHP genel sekreteri olup Atatürk liderliğinde 1932, 1933 ve 1934'teki kademeli geçiş planıyla tamamlamıştır. Kadın artık hayat ve iş arkadaşımızdı ama eksikler vardı.
Kadınlara sadece haklar verilerek kadınlar kör taassubun pençesinden kurtulamazdı; Türk kadınının vatandaş olması aynı zamanda iş gücüne aktif katılımla olabilirdi. Halkevlerindeki meslek kurslarıyla kadınlara çeşitli dersler verilerek üretime katılmaları sağlandı. Kız okullarına verilen destek ve jandarmanın gücünün yettiğince kızları gerektiğinde zorla ailelerinden alarak okullara getirmesiyle binbir çaba sonucu önemli adımlar atıldı ama yine de işler çok yavaş ilerliyordu. Türk kadını hâlâ vatandaş değildi çünkü organik birey-devlet sistemine tam olarak entegre olamıyordu. Çok partili sisteme geçildikten sonra kadınlarda okuma yazma oranları yavaş ama kararlı şekilde artmaya devam etti; bu süreçte köylerden şehirlere inen insanlar arasında en büyük sorunları yine kadınlar çekti. Köylerde bir kadına yanlış bir hareket yapılırsa o aileye köyde eskisi kadar saygı gösterilmez ve köy ekosisteminden dışarı atılırdı ama şehirlerde herkesin birbirine yabancı olmasından ötürü kadınlara yönelik suçlar daha rahat işlenmeye başlandı. Kadınlar artık çoğunlukla şehirli olmasıyla iş gücüne katılımının artması ve kendilerini göstermeleri ile vatandaşlığın sosyal bağlamdaki aşaması tamamlanmış oluyordu. Araştırmaların gösterdiğine göre Türkiye'de yaşayan kadınların en az yarısı hayatlarında bir kez sözlü ya da fiziksel tacize maruz kalmıştır. Türkiye'de yılda yaklaşık 300 kadın öldürülmekte ve 300 civarı da şüpheli ölüm raporlanmaktadır. Batı'ya kıyasla ortalama kadın cinayetlerinin biraz üstünde olmakla beraber çok yüksek sayılara sahibiz.
Bu hafta ikisi de aynı ismi taşıyan iki kadın, iki Fatma Nur Çelik... Birisi öğrencisi tarafından, diğeri eski eşi tarafından vahşice katledildi. Öğrencisi tarafından katledilen Fatma Nur Çelik, devletin sosyal planlama hatası yüzünden öldürülürken; eski eşi tarafından katledilen Fatma Nur Çelik ise hukuk sistemindeki eksiklik yüzünden öldürüldü. Devletin bize yüklediği sorumlulukları (okulunda okumak, yasalarına uymak, vergi vermek vb.) yerine getiririz ve ondan bizi korumasını isteriz. Bu karşılıklı etkileşim sonucu devletin toprağına vatan, içindekilere vatandaş deriz. Vatan her bir vatandaşın bedeninde zuhur eder; yaşlı bir kadın, genç bir erkek, hepsi birer vatandır. Eğer devlet vatandaşını koruyamayıp öldürülmesinin önüne geçemiyorsa vatan denilen kavram zamanla anlamını yitirir ve bu hafta da olduğu gibi vatan o iki tabutla beraber toprağa girer.


Evvela Türkçü, evvela Kemalist.