Liyakatin İnfazı ve Gasbedilen Geleceğimiz

Gecenin kör karanlığında, odasında tek başına bilgisayar ekranına kilitlenmiş o gencin yüzüne iyi bakın. Orada sadece bir sınav sonucu, basit bir "başarısız" yazısı yok; orada, devlete olan güvenin, adalete olan inancın infazı var. Aylarca, yıllarca o masanın başında dirsek çürütmüş, gözünün feri sönmüş, yazılı sınavda derece yapmış, doksanın üzerinde puan almış pırıl pırıl bir hukukçu... Ve karşısında, hiçbir gerekçe gösterilmeden, sadece "bizden değil" diye kapıyı yüzüne kapatan o mülakat duvarı. Bu bir yenilgi değil, bu düpedüz bir gasp. Sistemin, o gence dönüp "Sen ne kadar zeki olursan ol, ne kadar donanımlı olursan ol, benim istediğim kalıba girmiyorsan, benim listemde yoksan bir hiçsin" diye meydan okumasıdır bu.
O ekrana bakarken sadece o gencin emeği değil, onu okutmak için dişinden tırnağından artıran, boğazından kesip kitaba yatıran o ailenin hakkı da gasp ediliyor. Anadolu'nun dört bir yanında namusuyla yaşayan insanlar, çocuklarını devlete emanet ederken, siz o emanete ihanet ediyorsunuz. Bir baba, "çocuğum liyakatiyle bir yere gelecek" diye onuruyla beklerken; siz o çocuğun hakkını, Ankara’da dayısı kuvvetli, referansı "sağlam", belki sınav barajını ite kaka geçmiş birilerine peşkeş çekiyorsunuz. Hak mı bu? Adalet mi? Bir tarafta alın teriyle, helal lokmayla büyütülenler; diğer tarafta "hamil-i kart yakınımdır" kartvizitleriyle, torpille, iltimasla köşe kapanlar... Bu terazi bu haksızlığı çekmez. Kimse bize "takdir yetkisi" masalı anlatmasın; o mülakat odalarında liyakat ölçülmüyor, sadakat ölçülüyor. Kamera yok, tutanak yok, hesap veren yok. Şeffaflıktan kaçıyorsunuz çünkü şeffaflık olsa, o listelerin hukuk bilgisine göre değil, "bizimkiler" listesine göre hazırlandığı ortaya saçılacak.
Bu düzenin en büyük cinayeti, gençlere "Çalışmak yetmiyor" duygusunu aşılamasıdır. Bir gence yapılacak en büyük kötülük, ona devletin bir sığınak değil, emeğini çalan bir organizasyon olduğunu düşündürtmektir. Kendi yurdunda, sırf bir tarikata, bir cemaate ya da bir siyasi partiye sırtını dayamadı diye kendini mülteci gibi hisseden, pasaportunu cebine koyup gitme hayalleri kuran bu zehir gibi zihinlerin vebali kimin boynuna? Yarın o kürsülere oturanlar, o torpille gelenler kimin adına karar verecek sanıyorsunuz? Cübbesinde ilik arayan, önüne dosya geldiğinde vicdanına değil de onu o koltuğa oturtan abisine bakan hakimden adalet çıkar mı? Çıkmıyor işte. Sırf siyaseten hoşa gitmiyor diye "ahmak" diyene ceza kesen, sandıkta yenemediğini yargı sopasıyla ekarte etmeye çalışan, hukuku siyasetin arka bahçesine çeviren zihniyet tam da bu mülakat tezgahının ürünüdür. Hakkıyla gelmeyen, hakkı savunamaz. Diyet borcu olanın vicdanı hür olamaz.
Peki, bu kıyım yaşanırken nerede bu ülkenin siyasetçileri? Hükümet zaten bu çarkı kurmuş, tıkır tıkır işletiyor; "kamera koyacağız, şeffaf yapacağız" sözleri havada uçuşuyor ama icraat yok. Ya muhalefet? İki cılız tweet, bir basın açıklaması, sonra herkes konforlu koltuğuna... Masayı deviren yok, yeri göğü inleterek "Bu çocukların hakkını yedirmem" diyen o gür ses yok. Muhalefet bu haksızlığı kanıksadıkça, iktidar pervasızlaşıyor. Ama asıl suçlu biziz, toplum. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" deyip sustuğumuz için o odalar karanlık. Kendi canımız yanınca dünyayı yakıyoruz, başkasının hakkı yenince "vardır devletin bir bildiği" deyip geçiyoruz. Yok öyle yağma, bu çürümüşlük hepimizi yutacak sonunda. Adalet herkese lazım olacak.
Ama şunu herkes bilsin: Biz buradayız ve hiçbir yere gitmiyoruz. O mülakat odalarından başı öne eğik çıkanlar değil, "kimsenin adamı" olmamanın onurunu madalya gibi taşıyanlarız biz. Tarih boyunca gücün karşısında el pençe divan durmayı reddeden, kalemini kıran ama satmayan o damarın, o Kuvayı Milliye ruhunun mirasçılarıyız. Bizi elemelerinin asıl sebebi yetersizliğimiz falan değil; bizi eleyemiyorlar, bizi "sahiplenemiyorlar" mesele bu. Çünkü biz sırtımızı bir ağababasına, bir şeyhe, bir şıha değil; sadece hukuka, vicdana ve bu toprağın harcına dayayan o "sessiz kalmayan" iradeyiz. "Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür" nesilleriz biz. O kapalı kapılar ardında kurdukları bu kirli düzen, eninde sonunda bizim bu tavizsiz duruşumuza çarpıp tuzla buz olacak. Bugün o odalarda hayalleri çalınan gençlerin ahı, sessiz kalan herkesin yakasındadır; ama o sessizliği yırtıp atacak olan da yine bizlerin, biat etmeyenlerin çığlığıdır.

Yaşadıkça KEMALİST