Meydanlarda Dalgalanan Bez Parçaları ve Devletin Sessizliği

Nevruz diye çıkılan meydanlarda yükselen posterler, atılan o sloganlar ve sergilenen gövde gösterileri, basit bir bayram kutlaması falan değildir. Karşımızdaki tablo, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısına ve egemenlik haklarına yöneltilmiş, son derece cüretkar bir meydan okumadır. Meydanlarda dalgalandırılan bez parçaları ve devlete silah çekmiş figürlerin pervasızca yüceltilmesi, devletin otoritesinin ne kadar aşındırıldığının en çıplak kanıtı olarak karşımızda duruyor.
Egemenlik paylaşılamaz. Devlet otoritesi pazarlık masasında esnetilemez. Meydanlarda otorite boşluğu yaratırsanız, o boşluğu anında devlete alternatif olma iddiasındaki yapılar doldurur. Görünen köy kılavuz istemiyor; egemenlik şu an sokakta sınanıyor ve devletin o devasa kurumsal ağırlığı bu sınama karşısında sessizliğe itilmiş durumda. Buradan itibaren başlayacak olan yeni süreç, cumhuriyetin kurucu felsefesini yok etme çabası ile devletin var olma savaşı arasındaki nihai bir hesaplaşma olacaktır.
Bu açık meydan okuma karşısında Ankara'nın alacağı pozisyon, tek kelimeyle bir acizlik ve ikiyüzlülük belgesi olacak. Türkiye'de siyaset, kurucu ilkeler etrafında kenetlenmek yerine, günübirlik oy hesaplarının ve çıkar ittifaklarının esiri oldu. İktidarından ana muhalefetine kadar meclisteki tüm aktörler, aynı yozlaşmış yapının birbirini besleyen, birbirine muhtaç "sistem partileri"dir.
Önümüzdeki süreçte iktidar bloku, bu süreci kendi siyasi ömrünü uzatacak, günü kurtaracak bir araç olarak kullanmaya kalkacak. Bir yandan kürsülerden devletin bekası söylemini tüketirken, arka planda yeni denge ve oyalama arayışlarına girecekler. Diğer yanda ana muhalefet ve etrafında kümelenen yapılar ise, "demokratikleşme", "normalleşme" ya da "kucaklaşma" maskesi altında üniter yapının altını oyan bu taleplere şirin görünme telaşından asla kurtulamayacak. Hiçbir sistem partisinin, Cumhuriyetin kurucu değerlerini tavizsiz bir şekilde savunacak cesareti yok. Herkesin bir gizli ajandası, herkesin bir "aman ürkütmeyelim, oylarını kaçırmayalım" hesabı var.
Oysa Cumhuriyet, ürkütmekten korkanların değil, gerektiğinde demir yumruğunu masaya vuranların rejimidir. Siyasi partilerin bu omurgasız, rüzgara göre eğilen denge politikaları, devletin sinir uçlarını felç edecektir.
Siyasetin bu eyyamcı tavrının en tehlikeli sonucu, "umut hakkı" ve yeni anayasa tartışmaları üzerinden yürütülecek hukuki kılıf arayışlarıdır. Devletin bölünmez bütünlüğüne kastetmiş, bu uğurda kan dökmüş, ülkeyi ateşe atmış kişilere ve yapılara hukuki bir "umut" vadetmek, insan haklarının bir gereği falan değildir; bu, egemenliğin açıkça devredilmesidir.
Önümüzdeki dönemde anayasa değişikliği masalları, sivilleşme ambalajına sarılarak ulus-devleti tasfiye projesinin altyapısını hazırlamak için sahneye sürülecek. Kurucu metnin o çelikten ruhunu, "çeşitlilik", "yerelleşme" veya "özgürlükçü yaklaşım" gibi havalı ve içi boş kavramlarla sulandırmaya çalışmak, milletin kayıtsız şartsız egemenlik hakkını belirli etnik veya siyasi grupların ayrıcalığına kurban etmektir. Devlet otoritesi, ancak ve ancak kendi koyduğu yasalara kayıtsız şartsız uyulmasıyla kendini gösterir. Hukuk, devleti korumak ve yaşatmak içindir; devleti parçalamak isteyenlere meşruiyet kalkanı, nefes borusu olmak için değil.
Sistemin bu yeni dizaynında en kullanışlı silah, mevcut medya ve sosyal medya düzeni olacak. Tiraj, tıklanma, etkileşim ve arka planda dönen fonlar uğruna, toplumsal sinir uçlarıyla oynamak artık sıradanlaşacak. Medya; iktidar veya muhalefet yandaşı ayrımı gözetmeksizin, kutuplaşmayı bir kazanç kapısı olarak çoktan benimsedi. Bu yüzden meydanlardaki radikal ve ayrılıkçı talepleri "ifade özgürlüğü ve barış arayışı", buna karşı yükselen haklı milli tepkileri ise anında "faşizm, ırkçılık ve baskıcılık" olarak etiketleme görevini üstlenecekler.
Sosyal medyanın algoritmalarına esir olmuş kitleler, kendi yankı odalarında giderek daha fazla kışkırtılacak. Merkezdeki makul, Kemalist ve Cumhuriyetçi akıl planlı bir şekilde, organize troller ve sözde aydınlar tarafından lince uğratılarak susturulacak. Bilgi kirliliği gerçeğin yerini alacak. Toplum, neyin devletin çıkarına neyin kendi yıkımına olduğuna karar veremeyecek kadar serseme çevrilecek.
Peki, siyasetin bu ikiyüzlülüğü ve medyanın bu zehirli algı operasyonları sokağa nasıl yansıyacak? Toplum halihazırda derinleşen bir ekonomik krizin, yoksulluğun ve sığınmacı sorununun yarattığı yıkım arasında zaten sıkışmış ve bunalmış durumda. Meydanlarda pervasızca atılan ayrılıkçı sloganların ve bu sloganlara gülücükler dağıtan siyasi kibrin, sokaktaki sıradan vatandaştaki karşılığı saf ve birikmiş bir öfkedir.
Milli onuru her gün zedelenen kitlelerin, devlet otoritesinin zayıfladığına, "devletin bittiğine" inandığı o kırılma noktasında sokağa dökülme potansiyeli son derece yüksek. Bu durum, her türlü provokasyona, kışkırtmaya sonuna kadar açık, çok tehlikeli bir fay hattıdır. Etnik veya ideolojik kimlikler üzerinden sokağın hareketlenmesi, mahallelerin bölünmesi riski tam anlamıyla kapıdadır. Vatandaşın kendi adaletini sağlama güdüsü ve paramiliter yansımalar, sadece toplumsal gerilimi tırmandırmakla kalmaz; güvenlik güçlerinin hareket alanını daraltan, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı kaotik bir zemin yaratır. Devlete güvenin bittiği yerde, kaos tüm vahşetiyle başlar.
Bu denklemin ilerleyen süreçte üretebileceği senaryoları artık çok net okuyabiliyoruz:
Karşı karşıya olduğumuz tabloyu hafifletmenin, yumuşatmanın bir manası yok. Bu basit bir asayiş sorunu veya sıradan bir siyasi kriz değil; bu tam anlamıyla bir egemenlik, varoluş ve beka krizidir. Türkiye Cumhuriyeti, tarihsel rotasından bilerek saptırılmış, kurucu felsefesiyle bağları kopartılmak istenen bir çöküşün eşiğine getirilmiştir.
Sistem partilerinin oya endeksli korkaklığıyla, sokağın kontrolsüz öfkesiyle ve ısmarlama anayasa oyunlarıyla gidilecek hiçbir yol yoktur. Çözüm, ne dışarıdan dayatılan anayasa taslaklarında ne de terörün ve ayrılıkçılığın gölgesinde kurulan utanç masalarındadır. Türkiye'nin önündeki tek akılcı, tek onurlu ve yaşanabilir yol; üniter devlet yapısını, laikliği ve kayıtsız şartsız milli egemenliği merkeze alan tavizsiz Kemalist çizgiye derhal, kesin ve radikal bir dönüş yapmaktır.
Bu yapılmadığı takdirde ülke; ya sürekli kanayan, kriz ve gerilimle tükenen, kimlik siyasetine boğulmuş bir Ortadoğu bataklığına dönüşecek ya da tarih sahnesinden parçalanarak silinip gidecektir. Devlet, aklını başına toplamak, o silkelenip kendine gelme iradesini göstermek ve asil gücünü hatırlamak zorundadır. Aksi takdirde tarih, ihaneti de acizliği de asla affetmeyecektir.
Yazımı bitirirken, geçtiğimiz günlerde ebediyete uğurladığımız kıymetli hocamız, büyük vatanperver Prof. Dr. İlber Ortaylı'yı derin bir saygı ve rahmetle anıyorum. O; yalnızca bir tarihçi değil, bu milletin hafızasını diri tutan, cehaletle bıkmadan mücadele eden anıtsal bir aydındı. Bıraktığı eşsiz eserler, aşıladığı tarih bilinci ve o kendine has sarsılmaz duruşu nesiller boyu yolumuzu aydınlatmaya devam edecek. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.