Milli Mücadele'nin Kalbinde: Dumlupınar'dan Akdeniz'e

30 Ağustos 1922… Türk milletinin tarihinde yalnızca bir zafer değil, yeni bir hayatın doğum günü. O gün kazanılan zafer, ne yalnızca birkaç günün, ne de bir askeri taktiğin sonucuydu. Bu destan; yoksulluğun, umutsuzluğun, işgalin ve ihanetin içinden sıyrılıp, yeniden doğmaya ant içmiş bir milletin eseriydi.
---
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi (1918), Osmanlı Devleti’ni fiilen tasfiye etmişti. Boğazlardan limanlara, demiryollarından askeri kışlalara kadar her şey İtilaf devletlerinin denetimine bırakıldı. Anadolu’nun dört bir yanı işgal ordularının çizdiği haritalarla parçalanıyordu.
1920’de imzalanan Sevr Antlaşması, Türk milletine zincir vurmanın son halkasıydı. Haritada Anadolu’nun ortasında küçücük bir Türk devleti bırakılıyor, geri kalan topraklar Yunan, Ermeni, Fransız ve İngiliz mandaları arasında paylaşılıyordu. Bu antlaşma aslında Türk milletine söylenen şuydu:
“Senin tarihin bitti.”
Ama Anadolu’nun köylüsü, askeri, anası ve genci bu hükmü kabul etmedi.
Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında elinde ne hazır bir ordu, ne de sağlam bir hazine vardı. Ama bir milletin umudu vardı. Erzurum ve Sivas Kongreleri, halkın “biz kendi kaderimizi kendimiz belirleyeceğiz” iradesini ortaya koydu.
Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, işte bu iradenin kurumsallaşmış halidir. Bu Meclis, yokluk içinde karar aldı, yokluk içinde vergi topladı, yokluk içinde ordu kurdu.
Mustafa Kemal Paşa o günlerde güncesine şunu yazmıştı:
“Bizim en büyük silahımız, milletimizin bağımsızlık aşkıdır. Onu elinden alabilecek hiçbir kuvvet yoktur.”
1921 yazında Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Düşman Ankara’ya dayanmıştı. Herkes, “eğer başkent düşerse mücadele biter” diyordu. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın sesinde kararlılık vardı:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır; o satıh bütün vatandır.”
23 gün 23 gece süren savaşın sonunda Yunan ilerleyişi durduruldu. Fakat Türk ordusu da tükenmişti. Aylarca süren hazırlık dönemi başladı. O süreçte Anadolu halkı elindeki son varlığını ortaya koydu. Kadınlar çorap ördü, köylüler buğdayını cepheye verdi, çocuklar mermi taşıdı.
Bir köy kadını, kağnısıyla cephane taşırken donarak ölen bebeğini kağnının üzerine yatırmış, kendisi yoluna devam etmişti. İşte bu fedakârlıkların birleşimidir 30 Ağustos Zaferi.
1922 yazı geldiğinde hazırlıklar tamamlanmıştı. Afyon cephesi seçildi. Mustafa Kemal Paşa 25 Ağustos gecesi Kocatepe’de dürbününü alıp sessizce cepheyi izledi. O gece uyumadı. Çadırına döndüğünde güncesine şu satırları yazdı:
“Yarın sabah güneş, yalnızca doğudan değil, milletimin kalbinden doğacak. Eğer biz yenilirsek, Anadolu’da tek bir Türk bile başını dik tutamayacak. Bu düşünce beni uykusuz bırakıyor. Ama içimde bir inanç var: Bu millet diz çökmeyecek.”
Sabaha karşı 05.30’da topçu ateşi başladı. Ardından Mustafa Kemal Paşa, tarihe geçen emrini verdi: “Taarruz!”
Türk ordusu öyle bir saldırdı ki, yıllardır baskı altında ezilmiş bir milletin bütün öfkesi sanki tek bir kılıca, tek bir süngüye toplanmış gibiydi. Mehmetçik, çıplak ayakla bile koşuyor; “ya bağımsızlık ya ölüm” sözünü hayata geçiriyordu.
26 Ağustos’ta başlayan saldırılar, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da kesin bir zaferle taçlandı. Yunan ordusu imha edildi.
Mustafa Kemal Paşa, o gün emir verdi:
“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”
Bu söz sadece bir askeri talimat değildi. Bu, bir milletin ayağa kalkışının, “ben varım” deyişinin haykırışıydı.
Akşam çadırında yalnız kalan Mustafa Kemal güncesine şunu yazdı:
“Bugün tarih yazıldı. Ama bu zafer benim değil; aç karnına günlerce yürüyen Mehmetçiğin, kağnı kolları nasır tutmuş anaların, gece gündüz dua eden ninelerin zaferidir. Her taşın altında bir şehidin kanı var. Bu zafer, onların eseridir.”
---
30 Ağustos’un hemen ardından İzmir’e doğru ilerleyen ordu, 9 Eylül 1922’de şehre girdi. İşgal sona erdi. Ancak savaşın bitmesi yetmiyordu; dünya, bu zaferi kabul etmeliydi. Lozan görüşmelerine giden yol böylece açıldı.
Ekonomik açıdan hâlâ büyük sıkıntılar vardı; fabrikalar yok, yollar dökülmüş, hazine boştu. Ama en azından artık milletin bağımsız bir devleti olacaktı. Sosyal açıdan ise bu zafer, halkın kendi kaderini kendi elleriyle yazabileceğini gösterdi.
30 Ağustos Zafer Bayramı, yalnızca askeri bir başarı değildir. O gün, bir milletin yeniden doğuşunun simgesidir.
Bugün biz bu zaferi kutlarken, yalnızca geçmişi anmıyoruz; aynı zamanda geleceğe dair ders alıyoruz. Çünkü bağımsızlık, kolay kazanılmadı; yokluk, açlık, soğuk, fedakârlık ve en önemlisi inançla kazanıldı.
Atatürk’ün sözleriyle:
“Bu zafer, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl fikrinin ölümsüz anıtıdır.”
30 Ağustos, yalnızca bir gün değil, bir ruhun ifadesidir. O ruh bize hâlâ şunu haykırır:
Bağımsızlık olmadan hiçbir şeyin anlamı yoktur.
Ve bugün biz, bu zaferin mirasıyla dimdik duruyoruz:
Ne mutlu Türküm diyene!

Yaşadıkça KEMALİST