HesapDergisi
Ana SayfaYazılarŞiirlerYazarlarHakkındaİletişim
HesapDergisi

“Cumhuriyet’in kazanımlarını savunur, hesabını sorar, aydınlanmanın ışığını taşırız.”

© 2026 Hesap Dergisi
Politika

Kısaca Kumpasın Gölgesi: Ergenekon ve Balyoz

Hukuk Görünümlü Bir İhanetin Anatomisi

Onuralp
Onuralp
1 Eylül 20259 dk okuma
Kısaca Kumpasın Gölgesi: Ergenekon ve Balyoz

Türkiye’nin yakın tarihine damga vuran Ergenekon ve Balyoz davaları, sadece adliye koridorlarında yürüyen davalar değildi. Bu süreç, Türkiye’nin devlet yapısını, toplumun zihniyetini ve siyasetin yönünü kökten değiştiren bir kırılma anıydı. Davaların başlangıcında öne sürülen gerekçe “askeri vesayetin sona erdirilmesi” idi. Ancak kısa sürede anlaşıldı ki mesele, ordu içindeki belli bir damarı Atatürkçü, ulusalcı, Cumhuriyetçi subayları tasfiye etmekti. Aynı zamanda aydınlara, gazetecilere ve muhalif seslere de “örgüt üyesi” yaftasıyla saldırıldı. Bu davaların görünen yüzü, “Türkiye’nin demokrasiye geçiş süreci” olarak sunuldu. Görünmeyen yüzünde ise devletin damarlarına sızmış FETÖ yapılanması ile siyasal iktidar arasındaki iş birliği vardı.

2000’li yılların başında Türkiye hem ekonomik hem siyasi dönüşümler yaşıyordu. 2001 krizinin ardından iktidara gelen AKP, “değişim” söylemiyle büyük bir toplumsal destek buldu. Avrupa Birliği süreci, askerin siyasetteki rolünün sorgulanması için güçlü bir argüman sağladı. Bu dönemde, özellikle Batı’da Türkiye’nin “askeri vesayetini kırması” bir ilerleme olarak görülüyordu.

İşte tam bu noktada Fethullahçı yapılanma devreye girdi. Emniyet, yargı ve medya ayağında ciddi bir örgütlenme kurmuş olan bu yapı, yıllardır orduyu en büyük engel olarak görüyordu. Çünkü ordu, Cumhuriyet’in kurucu değerlerini temsil ediyor, Atatürkçü subaylar ise siyasal İslamcı ideolojinin önünde bir set oluşturuyordu. Bu nedenle “kumpas” planları devreye sokuldu.

Medya, özellikle Taraf gazetesi, Zaman gazetesi ve benzeri yayın organları üzerinden “darbe günlükleri”, “darbe planları”, “gizli örgüt belgeleri” manşetlere taşındı. Kamuoyunda “ordu darbe yapacak” algısı sistemli bir şekilde işlendi. Siyasi iktidar ise bu süreci fırsat bildi; “biz darbecilerle mücadele ediyoruz” söylemiyle, aslında Cumhuriyetçi subayları tasfiye etmek için uygun zemin yaratıldı.

Ergenekon ve Balyoz davalarının özünde, Atatürkçü subayların “terörist” gibi yaftalanması vardı. Balyoz davasında iddia edilen “darbe planları”, 2003 tarihli gibi gösterilmişti, fakat belgelerin içinde 2007’den sonra piyasaya çıkan Microsoft fontlarının izleri bulunmuştu. Bu, belgelerin sahte olduğunun en açık kanıtlarından biriydi.

Ergenekon davasında ise yıllarca Cumhuriyet’e hizmet etmiş generaller, istihbaratçılar, akademisyenler ve gazeteciler “Ergenekon adlı gizli terör örgütünün üyesi” olarak gösterildi. Ortada somut bir örgüt bile yoktu. “Suç” diye gösterilen şeyler, çoğu zaman tamamen yasal faaliyetlerdi: konferanslara katılmak, yazı yazmak, Atatürkçü derneklerde bulunmak.

Aslında hedef alınan kişiler, “düşünen subay” tipiydi. Çünkü bağımsızlıkçı, milliyetçi ve laik görüşleriyle FETÖ’nün devleti ele geçirme planlarının önünde engel olacaklardı. Bu yüzden en kritik generaller, geleceğin kuvvet komutanı olması muhtemel isimler, yıllarca cezaevinde tutuldu.

Yıllar süren yargılamalar sonunda, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay, bu davalarda kullanılan delillerin sahte olduğunu ortaya koydu. Sanıklar tahliye edildi, beraat kararları verildi. Fakat “hakların iadesi” hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmedi.

Çünkü bu davalarda insanlar sadece özgürlüklerinden olmadı; onurlarını, itibarlarını, ailelerini, hatta sağlıklarını kaybettiler. Cezaevinde hastalanıp ölenler oldu. Tahliye edilenlerin çoğu mesleklerinden uzaklaştırıldı, geri dönseler bile eski görevlerine kavuşamadılar. Hukuken “beraat” edildi, ama toplumsal hafızadaki yaralar kapanmadı. “Suçsuzsunuz” demek, yıllarını kaybeden insanlara yetmedi.

Bu davaların en yıkıcı etkisi, toplumun adalete olan inancını çökertmesiydi. İnsanlar, “devlet kendi ordusuna kumpas kurabilir” gerçeğiyle yüzleşti. Bu, devlet-toplum ilişkisini derinden sarstı.

Siyasal alanda AKP iktidarı, bu süreçten büyük bir güç devşirdi. “Askeri vesayetle mücadele ediyoruz” diyerek hem Batı’nın desteğini aldı, hem de içeride muhalefeti susturdu. O yıllarda AKP’nin “demokratikleşme” adı altında aslında otoriterleşmeye giden yolu açıldı.

Psikolojik açıdan ise, ordu içinde bir güvensizlik ve moral çöküşü yaşandı. Genç subaylar “yarın sıra bize gelir mi?” kaygısıyla hareket etmeye başladı. Toplumda “ordu darbeci mi değil mi?” tartışması, asker-sivil ilişkilerini zedeledi. Aydınlar, gazeteciler ve akademisyenler korku içinde yazı yazmaya, konuşmaya çekinir hale geldi.

Toplumsal düzeyde bu davalar, kutuplaşmayı derinleştirdi. Bir kesim, davaları “demokratikleşme hamlesi” olarak görüp destekledi; diğer kesim ise “Cumhuriyet’e saldırı” olarak gördü. Bu fay hatları, bugün bile siyasetin en belirgin kırılmalarından biri olarak varlığını sürdürüyor.

Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının teknik mimarı FETÖ’dür. Örgüt, polis ve yargıdaki mensuplarıyla sahte belgeler üretmiş, delil yerleştirmiş, iddianameler yazmış ve tutuklamaları organize etmiştir. Medya ayağında ise sürekli kara propaganda yapılmıştır.

Ama bu sürecin tek faili FETÖ değildir. AKP’nin siyasi desteği olmadan bu kumpaslar bu kadar geniş kapsamlı ve etkili olamazdı. Dönemin başbakanı Erdoğan’ın “Ben bu davaların savcısıyım” sözü, bu ortaklığı açıkça ortaya koyar. İktidar, bu kumpaslar sayesinde hem orduyu etkisiz hale getirdi hem de kendi iktidarını güçlendirdi.

FETÖ ile AKP’nin çıkarları o dönemde örtüşüyordu: FETÖ devleti ele geçirmek, AKP ise otoritesini pekiştirmek istiyordu. Bu ortaklık, 2013’teki yolsuzluk operasyonlarıyla bozuldu. Ama o zamana kadar yapılan tahribat, Türkiye’nin yakın tarihinde silinmez izler bıraktı.

Savcı Zekeriya Öz, bu davaların en çok öne çıkan isimlerinden biri oldu. Onun eliyle hukukun nasıl siyasallaştığı ve örgütsel çıkarlar için kullanıldığı gözler önüne serildi. Öz, sahte belgeleri iddianamelere taşıdı, tutuklamaları organize etti.

Daha sonra FETÖ’den aranır hale geldi, yurt dışına kaçtı. Bu kaçış, aslında her şeyi özetliyordu: Kumpasların “hukuk” değil, örgütsel ve siyasi amaçlarla yürütüldüğünün en net kanıtıydı. Zekeriya Öz’ün şahsında, Türk yargısının 2007-2013 arasında nasıl çökertildiği tarihe kazındı.

Ergenekon ve Balyoz davaları, hukuk tarihimizin en büyük adaletsizliklerinden biri olarak kayda geçti. Bu süreç, sadece sahte belgeler ve uydurma iddianamelerle yürütülmedi; gerçek insanların hayatlarına, onurlarına ve ailelerine mal oldu. Yıllarını cezaevinde geçirenler, mesleklerinden koparılanlar, toplumun gözünde itibarsızlaştırılanlar ve hatta yaşamını yitirenler oldu.

İlker Başbuğ (Orgeneral): Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 26. Genelkurmay Başkanı olarak görev yaptı. “Terör örgütü yöneticisi” olmakla suçlandı ve tutuklandı. Türkiye tarihinde ilk kez bir Genelkurmay Başkanı cezaevine gönderildi. Yıllar sonra beraat etse de hem şahsına hem de TSK’nın onuruna büyük bir darbe vuruldu.

Çetin Doğan (Orgeneral): Balyoz davasında en çok hedef alınan isimlerden biri oldu. Gelecekte Genelkurmay Başkanlığı’na gelmesi muhtemel bir komutan iken yıllarca cezaevinde tutuldu. Hakkındaki delillerin sahte olduğu ortaya çıktı ama kaybolan yılları geri gelmedi.

Engin Alan (Korgeneral): Balyoz davasında tutuklandı. Seçilmiş bir milletvekili olmasına rağmen cezaevinden çıkarılmadı. Bu durum, sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi temsil hakkının da gasp edilmesi anlamına geldi.

Mustafa Balbay (Gazeteci, CHP Milletvekili): Ergenekon davasında “örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı. O dönemde Cumhuriyet gazetesi yazarıydı. Yıllarca cezaevinde kaldı, milletvekili seçilmesine rağmen özgürlüğünden mahrum bırakıldı.

Tuncay Özkan (Gazeteci, CHP Milletvekili): Yine Ergenekon kumpası kapsamında tutuklanan isimlerden biriydi. Gazetecilik faaliyetleri “suç” gibi gösterildi. Cezaevinde sağlık sorunları yaşadı.

Kuddusi Okkır: Ergenekon davasının ilk tutuklularındandı. Ağır hasta olmasına rağmen tahliyesi geciktirildi. Serbest bırakıldığında hastalığı çok ilerlemişti ve kısa süre sonra hayatını kaybetti. Ölümü, kumpasların en trajik simgelerinden biri oldu.

Ali Tatar (Deniz Binbaşı): Balyoz kumpasında hedef alınan subaylardan biriydi. Serbest bırakıldıktan sonra yeniden tutuklama kararı çıkınca “onuruna yediremedi” ve evinde intihar etti.

“Bu utancı aileme yaşatmam”

diyerek geriye bıraktığı mektup, kumpasların insanlık dışı yüzünü tarihe kazıdı.

Murat Özenalp (Kurmay Albay): Balyoz davasında tutuklandı. Cezaevinde geçirdiği beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti. Sağlık koşullarının ihmal edilmesi onun ölümüne zemin hazırladı.

Kaşif Kozinoğlu (MİT Orta Asya Sorumlusu): Ergenekon davasında tutuklanan MİT mensuplarından biriydi. Cezaevinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Onun ölümü, devletin kendi istihbaratçısını bile kumpasla susturduğunu gösterdi.

Türkan Saylan (ÇYDD Başkanı, Doktor): Ergenekon davasında hakkında soruşturma açılan isimlerden biriydi. Kanserle mücadele ederken evi basıldı, “örgüt üyeliği” ile suçlandı. Tedavi süreci bu baskılarla daha da ağırlaştı. Ölümü, kamuoyunda derin bir üzüntü ve öfke yarattı.

Hasan Atilla Uğur (MİT Mensubu): Türkiye’nin istihbarat alanında uzun yıllar görev yaptı. Ergenekon sürecinde “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılandı ve cezaevinde zaman geçirdi. Beraat etmesine rağmen yaşadığı yıllar geri gelmedi ve mesleki itibarına ciddi zarar verildi.

Bu isimlerin yaşadıkları, sadece bireysel trajediler olarak kalmadı. Onlar, bir dönemin sembolü haline geldiler. Ali Tatar’ın intiharı, Kuddusi Okkır’ın hastane köşelerinde unutulmuş bedeni, Murat Özenalp’in cezaevi duvarları arasında son nefesini vermesi, Türkan Saylan’ın kanser tedavisi sırasında evine yapılan baskın… Bunların hepsi toplumun vicdanında silinmeyecek izler bıraktı.

Hapse atılan subayların, aydınların ve gazetecilerin çoğu beraat etti. Ancak bu beraat, hayatlarını geri getirmedi. Ordu, geleceğin en yetenekli subaylarını kaybetti. Akademik çalışmalar yarıda kaldı. Gazetecilerin kalemleri susturuldu. Toplum, düşünce özgürlüğü açısından ağır bir darbe aldı.

Ergenekon ve Balyoz davaları yalnızca Türkiye’nin iç meselesi gibi sunuldu ama gerçekte uluslararası boyutları da vardı. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, bu davaları başlangıçta “Türkiye’nin demokratikleşme süreci”nin bir parçası olarak gördü. Batı basınında, “Türkiye’de askerî vesayet bitiyor” manşetleri atıldı. Oysa gerçekte, sahte dijital belgelerle, düzmece tanıklarla yürütülen bir kumpasın alkışlandığı ortaya çıktı. Türkiye’nin NATO’daki konumu, Ortadoğu politikaları ve bağımsız hareket etme ihtimali, bazı çevreler için tehdit olarak görülüyor; orduya vurulacak darbe, Türkiye’nin dış politikada zayıflatılması anlamına geliyordu.

Ne var ki davaların iç yüzü ortaya çıkınca Batı sessizleşti. Ne AB’den, ne de ABD’den ciddi bir özeleştiri geldi. Bu da gösterdi ki Batı, Türkiye’de hukukun üstünlüğünden çok kendi çıkarlarını öncelikli görmüştü. Kumpas, Türkiye’yi yalnızca içten değil, dışarıdan da kuşatma girişimydi.

Kumpas sürecinin en büyük silahlarından biri medyaydı. Taraf, Zaman, Bugün gibi gazeteler, “darbeciler yakalandı” manşetleriyle kamuoyunu yönlendirdi. “Evet, Türkiye temizleniyor” algısı yaratıldı. Bazı köşe yazarları adeta savcı gibi davrandı; sanıkları daha mahkemeye çıkmadan mahkûm ilan ettiler.

Bu süreçte televizyon kanalları, sözde belgeleri günlerce ekranlarda döndürdü. Toplumun önemli bir kesimi, bilinçli olarak oluşturulan bu algı bombardımanına maruz kaldı. “Darbeci subaylar” imajı, milyonların hafızasına kazındı. Öte yandan az sayıda muhalif gazeteci ve yazar, bu kumpasları ifşa etmeye çalıştı, ama onların sesleri ya kısıldı ya da itibarsızlaştırıldı. Medya, bu dönemde hakikati değil, kurgulanmış senaryoyu servis eden bir aparat haline gelmişti.

Bu davalar, yalnızca orduyu değil, toplumu da ikiye böldü. Bir kesim, “askerî vesayetin bitmesi”ne sevinirken, diğer kesim “Cumhuriyetin tasfiye edildiğini” düşünüyordu. Bu davalar, zaten var olan siyasi kutuplaşmayı daha da derinleştirdi.

Kimi yurttaşlar, gözaltına alınan paşaları televizyon ekranında gördüğünde “hak etmişler” diyerek alkış tuttu; kimileri ise “bu insanlar vatanseverdi, kumpas kuruldu” diyerek isyan etti. Böylece Türkiye’de güven duygusu zedelendi; devlet ile millet arasındaki bağ bir kez daha yara aldı.

Bu kutuplaşmanın etkisi hâlâ sürüyor. Çünkü toplumun bir kısmı, hâlâ “askerî vesayetin bittiğini” olumlu bir gelişme olarak görüyor; diğer kısmı ise “Cumhuriyet’in bel kemiği kırıldı” diyerek bunu bir ihanet olarak değerlendiriyor.

Bu süreç, Türk hukuk tarihine kara bir leke olarak geçti. Sahte dijital belgelerin delil kabul edilmesi, gizli tanıkların yönlendirilmesi, adil yargılama ilkesinin hiçe sayılması, hukuk sistemine güveni yerle bir etti. İnsanlar artık mahkemelere “adalet dağıtan” kurumlar olarak bakmaz oldu.

Bu çöküşün en ağır sonucu, yargının bir daha kolay kolay onarılamayacak şekilde siyasallaşması oldu. Yargı, bağımsızlığını değil, iktidara yakınlığını ön plana çıkardı. Böylece toplumda “adalet yoksa devlet de yok” duygusu yerleşti.

Bugün bu davalardan çıkarılması gereken en büyük ders, hukukun hiçbir siyasi, dini veya ideolojik gruba teslim edilmemesi gerektiğidir. Aksi halde yaşanan kumpaslar tekrar eder ve milletin en değerli evlatları bir kez daha hedef haline gelir.

Hukukun araçsallaştırıldığı, masum insanların terörist ilan edildiği, ordunun ve aydınların hedef alındığı bu süreç, yalnızca bir dönemle sınırlı değil. Bugün hâlâ etkileri hissediliyor.

FETÖ kumpasın teknik mimarıydı; AKP ise siyasi meşruiyet sağlayıcısı oldu. Bugün davalar hukuken çökmüş olsa da, toplumun vicdanında açılan yaralar kapanmadı. Bu nedenle gerçek bir yüzleşme, sadece beraat kararlarıyla değil, siyasi sorumlulukların ortaya konmasıyla mümkündür.

Onuralp
OnuralpYönetici

Yaşadıkça KEMALİST