İstanbul ve Selanik, 1889–1906

İttihat ve Terakki Cemiyeti, 21 Mayıs 1889’da İstanbul’daki Askeri Tıbbiye’de dört öğrencinin gizlice bir araya gelmesiyle kuruldu. İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Mehmed Reşid ve İshak Sükuti adlarındaki bu öğrenciler, o günden itibaren imparatorluğun siyasi gidişatını değiştirmeye yönelik faaliyetlere başladı. Cemiyetin kuruluşundan 1906’ya kadar süren bu dönem; örgütün nasıl büyüdüğünü, baskıyla nasıl yüzleştiğini, sürgünde nasıl şekillendiğini ve Selanik’te nasıl yeniden yapılandığını kapsamaktadır.
Bu on yedi yıllık süreç, sonraki dönemlerde yaşanacak gelişmelerin zeminini oluşturduğundan son derece önem taşımaktadır. 1908 Devrimi’nin aktörleri, yöntemleri ve kırılganlıkları büyük ölçüde bu kuruluş döneminde biçimlendi.
Cemiyetin dört kurucusu farklı coğrafyalardan geliyordu: İbrahim Temo Arnavutluk’tan, Abdullah Cevdet Arapkir’den, Mehmed Reşid Kafkasya’dan, İshak Sükuti ise Diyarbakır’dan. Bu coğrafi çeşitlilik örgütün karakterini doğrudan etkiledi; cemiyet kendini başından itibaren yalnızca Türklere ya da Müslümanlara değil, imparatorluğun tüm unsurlarına hitap eden bir yapı olarak konumlandırdı. Kuruluş adı olan “İttihad-ı Osmani Cemiyeti” de bu kapsayıcı niyeti yansıtıyordu.
Kuruluş modellemesi açısından cemiyet, öncelikle İtalyan Carbonari örgütünden ve Fransız ihtilal geleneğinden ilham aldı. Carbonari, 19. yüzyılın başında İtalya’da Avusturya hâkimiyetine karşı örgütlenen gizli bir cemiyetti; hücre sistemi, gizlilik yemini ve ağ yapısı bakımından İttihat ve Terakki’nin ilk örgütsel modeline doğrudan kaynaklık etti. Bunun yanı sıra Auguste Comte’un pozitivizmi, özellikle Abdullah Cevdet ve Ahmet Rıza üzerinden hareketin entelektüel çerçevesini belirledi. Bilim ve akıl yoluyla toplumsal ilerlemenin sağlanabileceği fikri, genç Osmanlı aydınları arasında yaygın bir kabul görüyordu.
Örgüt kuruluşunun hemen ardından sistematik bir genişleme sürecine girdi. Önce Askeri Tıbbiye’nin diğer öğrencileri arasında yayıldı, ardından Harbiye’ye, Mülkiye’ye ve diğer yüksekokullara sızdı. Genişlemenin temel mekanizması güven zincirine dayanıyordu: her üye yalnızca kendisinden emin olduğu kişileri örgüte dahil ediyor, bu kişilerin kimliğini ağın geri kalanından gizli tutuyordu. Böylece bilginin katmanlı dağılımına dayanan hücre sistemi oluştu.
Üyeliğe kabul törenle resmileştiriliyordu. Yeni üye, ya Kuran’a ya da kılıca el basarak yemin ediyordu. Yeminin içeriği zamanla yazılı bir forma kavuştu; bu formda vatanı kurtarma amacına bağlılık, cemiyetin sırlarını her koşulda saklama yükümlülüğü ve ihanetin ölümle cezalandırılacağı hükmü açıkça yer alıyordu. Yeminden sonra yeni üyeye bir numara verildiği de bilinmektedir; bu yöntem, olası bir deşifre durumunda isimlerin değil yalnızca numaraların ele geçirilmesini sağlamayı amaçlıyordu. Cemiyet sırlarını ifşa etmenin ölüm cezasını gerektirdiği hükmü yalnızca sözde kalmadı; ilerleyen yıllarda ihanetle suçlanan bazı üyelerin cemiyet kararıyla öldürüldüğüne dair belgelenmiş vakalar mevcuttur.
Şifreli yazışma sistemi de bu ilk dönemde geliştirildi. Üyeler arasındaki yazışmalarda hem şifreli alfabe hem de belirlenen kod sözcükler kullanılıyordu. Özellikle İstanbul ile taşra şubeleri arasındaki haberleşmede bu yöntemlere sık başvuruldu. Osmanlı posta sistemi Abdülhamid’in istihbarat ağı tarafından yakından izlendiğinden, şifreli yazışma bir zorunluluk haline gelmişti. Buna rağmen zaman zaman mektuplar ele geçirildi ve örgüt deşifre tehlikesiyle yüz yüze kaldı.
Cemiyetin bu dönemde kendisinden önceki bir örneğin farkında olduğu bilinmektedir. 1859’da aynı Askeri Tıbbiye’de kurulan gizli bir muhalefet örgütü, Abdülhamid’den önce bastırılmıştı. Kuleli Vakası olarak tarihe geçen bu olay, Tıbbiyeli öğrenciler arasında bir gelenek ve bir uyarı niteliği taşıyordu. 1889’daki kurucular bu vakadan haberdardı; aynı kurumda ve benzer yöntemlerle yeniden örgütlendiler.
İlk büyük kriz 1894–95 yıllarında patlak verdi. Cemiyetin varlığı Abdülhamid’in hafiye ağı tarafından kısmen fark edildi. Bir kısım üye gözaltına alındı, sorgulandı ve tutuklandı. Yargılama süreçlerinde bazı üyelerin hapse girdiği, bir kısmının ise uzak Anadolu şehirlerine sürgüne gönderildiği kayıtlara geçmiştir. Kaçmayı başaran üyeler Avrupa’ya geçti. Bu baskı dalgası örgütü dağıtmadı; faaliyetlerin önemli bir bölümü yurt dışına taşındı ve sürgün hareketi doğdu.
II. Abdülhamid 1876’da tahta çıktı. Tahta geçişinin hemen ardından, Mithat Paşa önderliğinde hazırlanan ve Osmanlı tarihinin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan etti; ardından 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı’nı gerekçe göstererek parlamentoyu kapattı ve anayasayı askıya aldı. Bu kararla birlikte otuz yılı aşkın sürecek kişisel iktidar dönemi başladı.
Abdülhamid’in yönetiminin en belirgin özelliği kapsamlı istihbarat ağıydı. Yıldız Sarayı merkezli bu ağ, devletin her kademesine ve toplumun geniş kesimlerine sızdırılmış binlerce muhbirden oluşuyordu. “Jurnal sistemi” olarak bilinen uygulama çerçevesinde bu muhbirler, şüpheli gördükleri kişi ve faaliyetleri düzenli olarak saraya bildiriyordu. Jurnaller Sultan’ın bizzat incelediği belgelerdi; değerlendirme sonucunda sürgün, görevden alma ya da tutuklamaya karar veriliyordu. Sistemin yarattığı toplumsal etki son derece geniş oldu: insanlar kamusal alanda fikir beyan etmekten, mektup yazmaktan ve hatta belirli kişilerle görüşmekten kaçınır hale geldi.
Osmanlı elçilikleri de bu istihbarat ağının bir parçasıydı. Paris, Cenevre, Kahire ve Londra’daki Osmanlı diplomatik temsilcileri, sürgündeki muhalefeti yakından takip etmekle görevlendirilmişti. Zaman zaman ev sahibi hükümetlere muhalif yayınların kapatılması ya da belirli kişilerin sınır dışı edilmesi yönünde baskı uygulandı. Bu diplomatik girişimlerin bir bölümü sonuç verdi; özellikle Fransız hükümeti 1897’de “Meşveret” gazetesinin Fransız topraklarında dağıtımını geçici olarak kısıtladı. Osmanlı ajanlığından şüphelenilen kişilerin sürgün çevrelerine sızıp bilgi topladığına dair de çeşitli belgelenmiş vakalar mevcuttur.
Sansür sistematik ve kapsamlı biçimde uygulandı. Gazeteler, kitaplar ve diğer yayınlar sansür kurullarından geçiriliyordu. “Hürriyet”, “meşrutiyet”, “ihtilal”, “devrim” gibi kavramlar basında kullanılamıyordu. Bu kısıtlamalar zamanla o denli genişledi ki, söz konusu kelimelerin eş anlamlıları da yasaklı hale geldi. Fransız Devrimi’ne atıf içeren tarihsel metinler, belirli Avrupa gazetelerinin baskıları ve hatta bazı bilimsel eserler de yasaklı yayınlar listesine girdi. Bununla birlikte sansürün tam anlamıyla uygulanması pratikte çok güçtü; yasaklı yayınlar çeşitli kanallar aracılığıyla İstanbul’a ulaşmayı sürdürdü.
Abdülhamid aynı dönemde kapsamlı bir modernleşme politikası yürüttü. Anadolu’yu İstanbul’a bağlayan demiryolu hatları inşa ettirildi; telgraf ağı genişletildi; Hicaz demiryolu projesi başlatıldı. Devlet eliyle askeri ve sivil okullar açıldı. Bu okullardan mezun olan subaylar, doktorlar ve bürokratlar, sonraki on yıllarda cemiyetin en güçlü üye tabanını oluşturdu. Dış politikada ise sultan, halife sıfatını ön plana çıkaran bir pan-İslam politikası izledi. Sömürgeci devletlerin yönetimi altındaki Müslüman topluluklara mesaj vererek hem iç meşruiyetini pekiştirmeye hem de İngiltere, Fransa ve Rusya karşısında diplomatik bir koz elde etmeye çalıştı.
1896 baskısının ardından cemiyetin önde gelen isimleri başta Paris olmak üzere Cenevre ve Kahire’ye yerleşti. Bu üç şehir, Osmanlı muhalefetinin birbirinden farklı kollarına ev sahipliği yaptı ve her birinde ayrı bir çizgi gelişti.
Paris’teki en etkili isim Ahmet Rıza’ydı. Mülkiye mezunu olan Rıza, Fransa’da eğitim görmüş, pozitivizmi benimsemiş bir aydındı. 1895’ten itibaren çıkardığı “Meşveret” gazetesi, hem Fransızca hem de Osmanlıca yayımlanıyordu. Fransızca baskı, Avrupalı diplomatları ve kamuoyunu etkilemeye yönelikti; Osmanlıca baskı ise çeşitli yollarla imparatorluk topraklarına sokuluyordu. Rıza, güçlü merkezi yönetimi, laikliği ve dış müdahaleye kesin karşıtlığı savunuyordu. Fransız hükümetinin 1897’de gazeteyi kısa süreliğine kapattırması üzerine yayın Brüksel’e taşındı, ancak kısa süre sonra Paris’te yeniden başladı.
Cenevre’de ise Abdullah Cevdet ve çevresinden oluşan daha radikal bir grup faaliyet gösteriyordu. Cevdet’in çıkardığı “İçtihad” dergisi, evrimcilik, materyalizm ve Batı medeniyetinin doğrudan benimsenmesi gerektiği fikirlerini işliyordu. Cevdet’in kalemi, Rıza’nınkinden çok daha provokatifti; bu yüzden hem cemiyet içinde hem de dışında sürekli tartışma konusu oldu. Osmanlı elçiliğinin baskıları zaman zaman İsviçre makamlarını harekete geçirdi; Cevdet birkaç kez yayın zorluklarıyla karşılaştı.
Kahire üçüncü önemli merkezdi. Mısır, İngiliz yönetimi altında görece geniş bir basın özgürlüğüne sahipti ve bu durum sürgün Osmanlı aydınlarına elverişli bir ortam sağlıyordu. Kahire’deki yayınların İstanbul’a ulaştırılması, Paris ve Cenevre’ye kıyasla çok daha kolaydı. Hacı kafileleri, Hicaz güzergahındaki ticaret kervanları ve Akdeniz’deki gemilerin ambarları bu amaçla kullanılıyordu.
Sürgün hayatının ekonomik güçlükleri göz ardı edilemez. Sürgündeki İttihatçıların büyük çoğunluğunun sabit bir geliri yoktu. Bir kısmı yazarlık ve çevirmenlik yaparak geçimini sağlarken, bir kısmı Avrupalı sempatizanlardan destek alıyordu. Özellikle Prens Sabahaddin’in çevresi, Ermeni siyasi örgütleriyle —başta Taşnak Sütyun olmak üzere— çeşitli temaslar kurdu ve bu temaslar zaman zaman mali yardımı da kapsadı. Bu ilişkiler dönemin tartışma gündemindeydi ve ilerleyen yıllarda İttihatçılara yönelik çeşitli suçlamalarda malzeme olarak kullanıldı.
Osmanlı elçiliklerinin takip faaliyetleri sürgün hayatını doğrudan etkileyen önemli bir faktördü. Paris, Cenevre ve Kahire’deki Osmanlı diplomatları, sürgündeki muhalif isimlerin ev adreslerini, toplantı yerlerini ve seyahat planlarını düzenli olarak saraya bildiriyordu. Zaman zaman bu kişilerin posta mektuplarının açılıp içeriklerinin kopyalanması da söz konusuydu. Abdülhamid’in ajanlık ağı, sürgündeki muhalefeti tamamen baskı altına alamasa da onları sürekli tedirgin tuttu ve bazı faaliyetleri yavaşlattı.
1897’de yaşanan Mizancı Murat olayı, sürgün çevrelerinde derin bir sarsıntı yarattı. Hareketin tanınmış isimlerinden, “Mizan” gazetesinin kurucusu ve o dönemde sürgündeki Osmanlı muhalefetinin en karizmatik figürlerinden biri olan Murat Bey, Abdülhamid’in gönderdiği özel elçilerle —aralarında Tunuslu Hayreddin Paşa’nın oğlunun da bulunduğu bir heyet— Mısır’da gizli görüşmeler yaptı. Yapılan teklife göre Murat, İstanbul’a dönerse af edilecek ve kendisine Osmanlı devletinde yüksek bir görev verilecekti. Murat bu teklifi kabul etti ve 1897’de İstanbul’a döndü. Sürgün çevreleri bu gelişmeyi büyük bir hayal kırıklığı ve ihanet olarak karşıladı. Olay, cemiyetin hem iç disiplin anlayışını sertleştirdi hem de Abdülhamid’e güvenilmeyeceği konusundaki genel kanıyı pekiştirdi.
Bu dönemde cemiyete katılan isimler arasında Bahaeddin Şakir özellikle dikkat çekmektedir. Tıbbiye mezunu ve aynı zamanda askeri bir doktor olan Şakir, 1900’lerin başında sürgün çevreleriyle temas kurdu ve kısa sürede Paris’teki cemiyet ağıyla bütünleşti. Güçlü bir örgütçü kişiliğe sahip olan Şakir, teorik tartışmalardan çok pratik örgütlenmeye yöneldi. Selanik şubesinin güçlenmesiyle birlikte merkezi yönetimde daha etkin bir rol üstlendi. Sonraki yıllarda Teşkilât-ı Mahsusa’nın kuruluşunda belirleyici bir rol oynayacak olan Şakir için bu sürgün dönemi, hem ağını hem de eylem anlayışını şekillendirdiği kritik bir evre oldu.
1905’te ise cemiyetin doğrudan dahli olmamakla birlikte yakından ilgili olduğu bir gelişme yaşandı. Ermeni Taşnak Sütyun örgütü, Abdülhamid’e yönelik kapsamlı bir suikast planladı ve hayata geçirdi. Yıldız Camii’nin önüne yerleştirilen bomba, Cuma namazı sonrasında Sultan’ın arabasına binmesinin ardından patladı; zamanlamanın birkaç dakika kaymasından dolayı Abdülhamid hayatta kaldı ancak otuzdan fazla kişi hayatını kaybetti. Suikastın planlanmasında ve uygulanmasında Taşnak’ın belirleyici rolü tartışmasızdı. İTC’nin bu girişimden önceden haberdar olup olmadığı, herhangi bir lojistik destek sağlayıp sağlamadığı soruları ise tarihçiler arasında güncelliğini korumaktadır. Olayın ardından İTC ile Taşnak arasındaki ilişki yeniden değerlendirildi; iki örgüt arasındaki temas 1907’de daha resmi bir zemine taşındı.
1902’de Paris’te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi, sürgündeki Osmanlı muhalefetinin en kapsamlı buluşmasıydı. Kongreye Türkler, Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar ve Araplar dahil pek çok gruptan temsilci katıldı; bu geniş katılım, imparatorluğun çok etnili yapısını yansıtıyordu. Temel gündem maddesi Abdülhamid rejimine karşı nasıl mücadele edileceğiydi.
Kongrede iki ana görüş keskin biçimde çatıştı. Ahmet Rıza’nın temsil ettiği ilk çizgi, dış müdahaleye kesin karşıtlık, Osmanlı toprak bütünlüğünü koruma ve güçlü merkezi yönetim ilkelerine dayanıyordu. Rıza’ya göre Avrupalı güçlerden yardım istemek, görünürde yardım gibi görünse de imparatorluğu parçalamaktan başka bir sonuç doğurmazdı; Kırım Savaşı’ndan Mısır’ın işgaline uzanan tarihsel örüntü bu güçlerin niyeti konusunda yeterli uyarı niteliği taşıyordu. Rıza aynı zamanda güçlü bir Osmanlı kimliği inşasını savunuyor; etnik ve dinsel farklılıkların öne çıkarılması yerine ortak Osmanlılığın vurgulanması gerektiğini düşünüyordu.
Prens Sabahaddin’in temsil ettiği ikinci çizgi ise adem-i merkeziyetçi bir yapıyı, azınlıklara geniş haklar tanınmasını ve gerektiğinde yabancı aktörlerin desteğine başvurulmasını öngörüyordu. Damat Mahmud Paşa’nın oğlu ve dolayısıyla Abdülhamid’in bir yakını olan Sabahaddin, Fransız sosyologlar Frédéric Le Play ve Edmond Demolins’in çalışmalarından etkilenmiş; İngiliz ve Anglo-Amerikan toplumsal modelini Osmanlı’ya uyarlamak istiyordu. Ona göre imparatorluğun kurtuluşu güçlü bireyler, yerel özerklik ve sivil inisiyatifte yatıyordu; merkezi bir devlet aygıtının güçlendirilmesi çözüm değil, sorunun kendisiydi.
İki taraf arasında uzlaşı sağlanamadı. Kongre bölünmeyle sonuçlandı. Rıza’nın grubu Paris’te faaliyetlerini “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti” adı altında sürdürdü. Sabahaddin ise ayrılarak “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”ni kurdu. Bu bölünme yalnızca örgütsel bir kopuş değil, Osmanlı devletinin nasıl kurtarılacağına dair birbirinden köklü biçimde ayrılan iki vizyonun çatışmasıydı. İki örgüt de 1908’e kadar ayrı ayrı faaliyetlerini sürdürdü.
Kongrenin bir diğer önemli boyutu Ermeni temsilcilerinin katılımı ve tutumuydu. Taşnak Sütyun ve diğer Ermeni siyasi örgütlerinden katılan temsilciler, yabancı müdahale konusunda genel olarak Sabahaddin’in çizgisine yakın dururken azınlık haklarının anayasal güvence altına alınması talep etti. Ahmet Rıza bu taleplere temkinli yaklaştı. Kongrede sergilenen bu farklılıklar, Ermeni-İttihatçı ilişkisinin ne denli kırılgan bir zemin üzerinde durduğunu göstermesi bakımından kayda değerdir.
Avrupa’daki sürgün çevrelerinin teorik tartışmalarla boğuştuğu dönemde Osmanlı toprakları içinde, özellikle Makedonya’da farklı bir örgütlenme süreci yaşanıyordu. 1900’lerin başından itibaren Selanik, cemiyetin fiilî merkezi konumuna yükseldi.
Selanik o yıllarda Osmanlı’nın en kalabalık ve kozmopolit şehirlerinden biriydi. Yaklaşık 150.000 kişilik nüfusun önemli bir bölümünü, 1492’den bu yana şehirde yaşayan Sefarad Yahudileri oluşturuyordu. Bunların yanı sıra Rum, Bulgar, Türk ve dönme topluluklar da şehrin dokusuna katkı sağlıyordu. Limandan akan Akdeniz ticareti şehri ekonomik açıdan canlı tutuyordu; Avrupa’ya uzanan demiryolu hattı hem mal hem de insan trafiğini kolaylaştırıyordu. Bu bağlantılı ve çok katmanlı yapı, örgütlenme faaliyetleri için uygun bir zemin oluşturuyordu.
Makedonya aynı dönemde ağır bir siyasi kriz yaşıyordu. Bulgar, Yunan ve Sırp silahlı gruplar —Bulgar VMRO başta olmak üzere— hem birbirleriyle hem de Osmanlı kuvvetleriyle çatışıyordu. Bu gruplardan özellikle VMRO ile Osmanlı cemiyetçileri arasında zaman zaman tuhaf bir işbirliği doğdu: her iki taraf da Abdülhamid rejimine karşı çıkıyor ve bu ortak düşman onları zaman zaman aynı saflarda buluşturuyordu. Ancak bu temaslar güvensizlik üzerine kuruluydu ve kolaylıkla çatışmaya dönüşüyordu.
1903’te patlak veren İlinden Ayaklanması bölgeyi derinden sarstı. VMRO önderliğinde başlatılan ayaklanma, Osmanlı kuvvetlerinin sert müdahalesiyle bastırıldı. Onlarca köy yakılıp yıkıldı; binlerce kişi hayatını kaybetti. Uluslararası kamuoyunun tepkisi büyüktü. İngiltere ve Rusya ortak bir müdahale için harekete geçti; iki ülke arasında imzalanan Mürzsteg Antlaşması, Osmanlı jandarmasının yeniden örgütlenmesini ve Avusturyalı ile Rus subayların denetimine girmesini öngörüyordu. Bu gelişme Makedonya’daki Osmanlı subayları üzerinde derin bir etki bıraktı; kendi topraklarında yabancı askerlerin gözetiminde çalışmak zorunda kalmak, cemiyet saflarına katılımı belirgin biçimde hızlandırdı.
Selanik’teki cemiyet şubesi, büyük ölçüde subaylar, avukatlar, bürokratlar ve tüccarlardan oluşuyordu. Üyeliğin bu kadar geniş bir sosyal tabana yayılması, örgüte hem lojistik güç hem de toplumsal meşruiyet sağladı. Toplantılar ağırlıklı olarak Mason localarında yapılıyordu; Selanik’in en önemli locaları arasında yer alan “Macedonia Risorta” ve “Veritas”, cemiyetin kilit isimlerine buluşma ve örgütlenme zemini sundu. Masonluk bu bağlamda hem pratik bir örtü hem de sembolik bir çerçeve işlevi gördü; cemiyetin çok etnili ve laik yapısı ile Masonluğun evrensel kardeşlik ilkeleri arasında bir örtüşme bulunuyordu.
Selanik’in ticaret burjuvazisinin cemiyetle ilişkisi bu dönemde kayda değer bir boyut kazandı. Şehrin varlıklı tüccar çevrelerinin bir kısmı örgüte hem mali katkı sağladı hem de toplantılar için mekan sundu. Özellikle dönme tüccar ailelerin cemiyetle temas halinde olduğu belgelenmiştir. Dönmeler, 17. yüzyılda İslam’a geçen Sabatay Sevi’nin izinden giden ve dinî kimliklerini büyük ölçüde gizli tutan bir topluluğu oluşturuyordu; çift kimlikli yapıları, onları hem Osmanlı bürokrasisine hem de Yahudi ticaret ağlarına yakın kılıyordu. Selanik’teki bazı dönme ailelerinin cemiyet faaliyetlerine destek verdiği bilinmekle birlikte, tarihçilerin büyük çoğunluğu bu ilişkinin cemiyet üzerindeki etkisinin abartıldığı görüşündedir. Sonraki on yıllarda yükselen Türk milliyetçisi ve İslamcı çevrelerde dönmelerin İttihat ve Terakki üzerindeki nüfuzu, sistematik bir komplo söylemine dönüştürüldü; bu söylem tarihsel gerçekliği büyük ölçüde aşmaktadır.
Yahudi ticaret çevrelerinin tutumu ise daha temkinliydi. Selanik’in Sefarad Yahudileri, toplumsal istikrarın sürmesini kendi çıkarlarıyla örtüşen bir durum olarak değerlendiriyor ve açık siyasi bağlılıktan kaçınıyordu. Bununla birlikte bazı Yahudi tüccarların cemiyetle dolaylı bağlantıları olduğu, belirli toplantılara ev sahipliği yaptıkları ya da mali kolaylıklar sağladıkları bilinmektedir.
Ordu içindeki üye sayısı bu dönemde hızla arttı. Makedonya’da görev yapan Osmanlı subayları, hem Mürzsteg sürecinin yarattığı aşağılanma duygusuyla hem de bölgenin sağladığı görece serbestlikten yararlanarak örgütle bütünleşti. İstanbul ve büyük şehirlerdeki hafiye ağı Selanik’te o denli etkili değildi; bu da örgütlenmeyi kolaylaştırdı. 1906’ya gelindiğinde cemiyet Selanik şubesi, Paris ve Cenevre’deki kolların önüne geçmiş; hem üye tabanı hem de eylem kapasitesi bakımından hareketin gerçek merkezi konumuna yükselmiş bulunuyordu.
1889’dan 1906’ya uzanan on yedi yıl, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluş ve olgunlaşma dönemidir. Cemiyet bu süreçte İstanbul’da gizli bir öğrenci örgütü olarak doğdu; 1894–96 baskılarının ardından önemli ölçüde Avrupa’ya taşındı; Paris, Cenevre ve Kahire’de farklı kollar halinde şekillendi; 1902 Kongresi’nde ideolojik bir bölünme yaşadı ve nihayetinde Selanik’te ordu ağırlıklı, disiplinli ve eylem odaklı bir yapıya kavuştu.
Bu dönem boyunca cemiyetin bazı kalıcı özellikleri netleşti: gizlilik ve örgütsel disipline verilen öncelik, orduyu değişimin temel aracı olarak görme eğilimi, ideolojik farklılıkları örgütsel birlik adına erteleme pratiği ve Avrupa etkisine karşı gelişen savunmacı refleks. Aynı dönemde bazı sorular ise yanıtsız kaldı: azınlıklara nasıl davranılacağı, merkez ile taşra arasındaki denge ve Osmanlı kimliğinin kapsamı. Bu yanıtsız sorular, hareketin iktidar yıllarında belirleyici bir ağırlık taşıdı.
1906’da Selanik’teki cemiyet; ordu içinde geniş ve işleyen bir üye tabanına, Makedonya deneyiminden gelen savaşmış subaylara ve Selanik’te oturmuş bir komuta yapısına sahipti. Bundan sonraki adım, bu birikimi harekete geçirmekti.
1908 yaklaşıyordu.
Serinin devamı: II. Devrim ve İktidarın Bedeli (1908–1909)
Cevdet, Abdullah. Bir Devrin Anatomisi. (Çeşitli makaleler ve mektuplar; sonraki derlemelerden ulaşılabilir.)
Rıza, Ahmet. Anılar. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1988.
Sabahaddin, Prens. Türkiye Nasıl Kurtarılabilir? İstanbul, 1913. (Facsimile baskı: Ayışığı Kitapları, 2001.)
Temo, İbrahim. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Teşekkülü ve Hidemat-ı Vataniye ve İnkılabiye Dair Hatıratım. Mecidiye: Romanya, 1939.
-----
İçtihad dergisi, Abdullah Cevdet (Cenevre/Kahire, 1904–). [Dijital arşiv: Milli Kütüphane Dijital Koleksiyonları]
Meşveret gazetesi, Ahmet Rıza (Paris/Brüksel, 1895–1908). [Dijital arşiv: Bibliothèque nationale de France – Gallica, ark:/12148/cb32722857z]
Mizan gazetesi, Mizancı Murat (Kahire/Cenevre, 1895–1897). [Dijital arşiv: ISAM Süreli Yayınlar Arşivi]
Şura-yı Ümmet gazetesi (Paris, 1902–1908). [Dijital arşiv: BnF – Gallica / ISAM koleksiyonu]
-----
Akşin, Sina. Jön Türkler ve İttihat ve Terakki. Ankara: İmge Kitabevi, 2006.
Georgeon, François. Sultan Abdülhamid. Çev. Ali Berktay. İstanbul: Homer Kitabevi, 2006.
Hanioğlu, M. Şükrü. Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük (1889–1902). İstanbul: İletişim Yayınları, 1986.
Hanioğlu, M. Şükrü. Osmanlı’yı Kurtarmak: İttihatçı İdeoloji, Siyaset ve Seçkinler. İstanbul: İletişim Yayınları, 2013.
Karal, Enver Ziya. Osmanlı Tarihi, Cilt VIII. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1983.
Karpat, Kemal H. Osmanlı’da Değişim, Modernleşme ve Uluslaşma. İstanbul: İmge Kitabevi, 2006.
Mardin, Şerif. Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895–1908. İstanbul: İletişim Yayınları, 1983.
Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt I: İkinci Meşrutiyet Dönemi. İstanbul: Hürriyet Vakfı Yayınları, 1984.
-----
Abdülhamid’in İstihbarat Sistemi
Deringil, Selim. The Well-Protected Domains. London: I.B. Tauris, 1998.
Georgeon, François. Abdülhamid II. Paris: Fayard, 2003.
Bahaeddin Şakir
Dadrian, Vahakn N. ve Akçam, Taner. Judgment at Istanbul: The Armenian Genocide Trials. New York: Berghahn Books, 2011.
Kieser, Hans-Lukas. Talaat Pasha. Princeton: Princeton University Press, 2018. (Bölüm 2.)
Dönmeler
Baer, Marc David. The Dönme: Jewish Converts, Muslim Revolutionaries, and Secular Turks. Stanford: Stanford University Press, 2010.
1902 Jön Türk Kongresi
Hanioğlu, M. Şükrü. Preparation for a Revolution. New York: Oxford University Press, 2001. (Bölüm 1–2.)
Kuleli Vakası
Berkes, Niyazi. The Development of Secularism in Turkey. Montreal: McGill University Press, 1964. (Bölüm 5–6.)
Makedonya Krizi ve VMRO
Dakin, Douglas. The Greek Struggle in Macedonia, 1897–1913. Thessaloniki: Institute for Balkan Studies, 1966.
Perry, Duncan M. The Politics of Terror: The Macedonian Liberation Movements, 1893–1903. Durham: Duke University Press, 1988.
Mizancı Murat ve Sürgün Yılları
Hanioğlu, M. Şükrü. The Young Turks in Opposition. New York: Oxford University Press, 1995. (Bölüm 4–5.)
Selanik ve Mason Locaları
Dumont, Paul. “La franc-maçonnerie d’obédience française à Salonique au début du XXe siècle.” Turcica 16 (1984): 65–94.
Mazower, Mark. Salonica, City of Ghosts: Christians, Muslims and Jews 1430–1950. London: HarperCollins, 2004.
Yıldız Suikastı (1905)
Dadrian, Vahakn N. The History of the Armenian Genocide. Providence: Berghahn Books, 1995. (Bölüm 8.)
Suny, Ronald Grigor. “They Can Live in the Desert but Nowhere Else”: A History of the Armenian Genocide. Princeton: Princeton University Press, 2015.

Evvelâ Türkçü, sâniyen Kemalist.