Kazandan Ural'a, Kürşat'tan Togan'a: Boyun Eğmeyi Öğrenemeyenlerin Tarihi

İdil-Ural. Adını kaç kişi duymuştur, kaç kişi bilir orada Türklerin yaşadığını? Bu yazı, dört bin yıllık bir tarihin, asırlık bir direniş hikâyesinin ve bugün hâlâ süren bir mücadelenin kısa bir kaydıdır.
Ruslara tabi olmayan müstakil milletlere Rus meselesinin hakiki emperyalist mahiyetini anlatmak güçtür. Hakikati anlamak için her milletin evvela bir defa Rus mahkumiyetinde olması şarttır.
— Ahmet Zeki Velidi Togan
Türkler, 4.000 yıllık bir tarihe sahip olup bu tarih dünyadaki en geniş coğrafi yayılımı da beraberinde getirmektedir. Bu yayılımın önemli merkezlerinden biri İdil-Ural bölgesidir. Uzun yıllar Hint-Avrupa kavimlerinin yurdu olan bu topraklar; Kavimler Göçü, zorlu iklim koşulları ve benzeri etkenler nedeniyle zamanla Altaik ve Uralik halkların, başta Türkler ve Fin-Ugor toplulukların yurduna dönüşmüştür.
Bölgedeki ilk kayıtlı Türk devleti İtil (İdil) Bulgarlarıdır. Bu devletin halkı aynı zamanda İslam'ı benimseyen ilk Türkler arasında yer almaktadır. Bununla birlikte İbn Fadlan'ın Seyahatnamesi'ne göre 1000'li yıllarda bile bölgedeki Başkurtların bir kısmı şaman geleneklerini sürdürmekteydi. Burada önemli bir not düşmek gerekir: Başkurtlar bir Türk halkı olduğundan "Başkurt Türkü" ifadesi dilbilgisi açısından yanlış olur; doğrusu yalnızca "Başkurt"tur.
Bölgedeki Türk halkları şunlardır: Çuvaşlar, Kazan Tatarları ve Başkurtlar. Diğer halklar ise Udmurt, Mari gibi Fin-Ugor toplulukları ve Macarlardır. Avrupa Kronikleri'ne göre bazı Başkurtlar Macarlarla birlikte göç etmiş; bu nedenle onlar da zaman zaman Macar olarak adlandırılmıştır. Fin-Ugor halkları ise ya daha kuzeyde Arktik Rusya'ya ya da batıda günümüz Baltık ve Finlandiya'sına çekilmiş, ancak bölgedeki varlıklarını sürdürmeye devam etmiştir.
İtil Bulgarları'nın ardından bölgeye Kuman-Kıpçaklar, onların ardından da Moğollar hâkim olmuştur. Moğolların gelişiyle birlikte bölgedeki Türkler etnik kimliklerini tamamlamış; Başkurtlar ve Kazan Tatarları Kıpçak koluna, Çuvaşlar ise Bulgar (Ogur) grubuna dahil olmuştur. Bölgedeki Tatar kimliği de esasen bu dönemde şekillenmiştir.
Altın Orda'nın parçalanmasının ardından bölge; Kazan Hanlığı, Nogay Ordası ve Sibir Hanlığı arasında paylaşılmıştır. Kazan Hanlığı İdil Nehri ve çevresini yönetirken Nogay Ordası ile Sibir Hanlığı Başkurdistan'ı yarı yarıya bölüşmüştür. Korkunç İvan (IV. İvan) Rus tahtına oturduğunda ise anti-Türkizm, anti-İslamizm ve radikal Rus milliyetçiliği politikaları bölgenin işgalinin fitilini ateşlemiştir. Bu işgal, ne ilk ne de son olacak kanlı olayların başlangıcıdır.

Rus tarihi, bölgeye gelen Vikinglerin kalıcılaşmasıyla başlamaktadır. Ruslar ilk devletlerini Kyiv Knezliği ile kurduklarını belirtse de bu konu tartışmalıdır. Aynı dönemlerde Avarlar, ardından Peçenekler ve Kuman-Kıpçakların yağma ve akınlarına maruz kalan Rusların anti-Türkizmi muhtemelen bu dönemlerde filizlenmiştir. Moğolların gelişiyle Türklerle geçici bir ittifak kursalar da işgali engelleyememişler; knezlikler bölünmüş, Moskova kasabası bu kaos ortamında şehirleşerek güçlenmiştir.
Altın Orda hanlarının haraç ve yağma düzeni, Moskova Knezliği'nin Novgorod Cumhuriyeti'ni yenmesiyle sona ermiştir. Altın Orda'nın İslam'ı, Rusların ise Ortodoksluğu benimsemesi ve İstanbul'un fethinin ardından Rusların kendilerini Ortodoksların koruyucusu ilan etmesiyle anti-İslamizm de bu çatışmanın kalıcı bir bileşeni hâline gelmiştir.
IV. İvan önce Kazan'ı işgal edip yağmalatmıştır. Bölgedeki Ermeni tüccarların burjuvalaşmaya başlayan bazı Tatarları Ruslara tabi kılma çabaları da sonuç vermiştir. Kırım Hanlığı 1571'de sefer düzenleyerek bir süre direnmiş, ancak ardından aldığı yenilgilerle bölgeden uzak durmak zorunda kalmıştır.
Buna karşın bir hanlık ve bir han sessiz kalmayacaktı: Sibir Hanlığı ve Küçüm Han. Küçüm Han, Ruslara karşı bir dizi mücadeleye girişmiş; bazı zaferlere ulaşmış olsa da diplomatik destek eksikliği ve diğer hanlıkların dayanışma yerine kendi çıkarlarını ön planda tutması nedeniyle İdil-Ural bölgesinin işgalini engelleyememiştir.
Bundan sonra acı dolu bir dönem başladı. Kazan'da altı bin Tatar zorla vaftiz ettirildi. Çar'ın emriyle bölge Ruslaştırılmaya girişildi; diller, din ve kimlik zorla yasaklandı. Yasak adıyla kürk vergileri kondu. Ruslar bölgeye yerleşen kolonistlere para saçarken yerli halktan kat kat fazla vergi alıyordu. Camiler yıkıldı, medreseler kapatıldı; zorla açılan Rus okulları ve Ortodoks kiliseleriyle milli kimliği yok etme politikası sistematik bir biçimde uygulamaya konuldu.

Bölge halkı bu baskılara kayıtsız kalmadı ve bir dizi kıyam hareketine girişti. Çoğu kısa sürede bastırıldı ve yenilgiyle noktalandı. En ağır darbeyi ise başlangıçta bu hareketlere destek veren Kalmuklar vuracaktı.
Kalmuklar, Moğol kökenli bir halktı ve bölgeye yakın konumlanıyorlardı; savaşçılıklarıyla da öne çıkıyorlardı. Ancak kıyam hareketi kisvesi altında bölge halkını sürekli yağmalamaları kendi sonlarını hazırladı. Sonunda Ruslarla anlaşarak isyanları birlikte bastırdılar. Bu dönemde Başkurtlar kendilerine bir şehir ve kale talep ettiler; bu talep sonucunda Ufa kuruldu. Ufa kuşatmaları da benzer nedenlerle sonuçsuz kaldı.
Rusların bu kadar kolay üstün gelmesi ordularının kalitesiyle değil, stratejileriyle açıklanabilir. Ruslar ana kuvvetlerini bölgeye sürmüyor; bunun yerine Bobıllar gibi yerli halkları kullanıyor, başıbozuk Kazakları (Kozakları) bölgeye yolluyordu ya da Kalmuklar gibi ittifaklar kuruyordu. Sibir Hanlığı da böyle yenilmişti: Kazak Ermak (Yermak), Kozaklar ve toplarıyla hanlığı dize getirmişti.
Batırşa gibi isimler öne çıksa da kıyamlar hep olumsuz sonuçlandı. Ta ki o isim sahneye çıkana dek: Salavat Yulayev (Yulaoğlu).

Salavat, babası gibi savaşçı; bunun yanı sıra şair ve halk ozanıydı. 1773-1775 yılları arasında nice zafere ulaştı. Aslında Rus ordusunda subay olan Salavat, o dönemde Rusların kurduğu Başkurt Alayları'nda görev yapmaktaydı. Aynı yıllarda başıbozuk Kozaklardan Pugaçev'in çıkardığı ve Rusya'yı derinden sarsan Pugaçev Ayaklanması patlak verdi. Bu isyan yalnızca Kozakları değil; Başkurtları, Kazan Tatarlarını, Çuvaşları, Marileri, Udmurtları ve daha pek çok Rus olmayan halkı kapsayan geniş bir direniş dalgasına dönüştü. Salavat ve babası Yula, Başkurtlara bu isyanda önderlik etti; topraklarına el koyan Rus kolonistlerin köylerini ateşe verdiler, Ruslara ve Kalmuklara karşı mücadele ettiler. İsyan başarısızlıkla sonuçlansa da Salavat ile babası birer halk kahramanına dönüşmüştü; izlerinden daha nice kişi yürüyecekti.
18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başında patlak veren Napolyon Savaşları'nda İdil-Ural halkından birlikler oluşturuldu. Bu birlikler Paris'e kadar girerek pek çok Avrupalıyı hayranlıkla doldurdu. Sanayi Devrimi'nin ardından maden bakımından zengin olan bölgeye fabrikalar açılmaya başlandı. Bölge kalkınıyordu; ancak içindeki milli ateş sönmüyordu. Halk Arap alfabesiyle yazmayı, kendi dilini konuşmayı ve bölgeye yerleşen Rus kolonistlere olan nefreti sürdürüyordu. Üstüne sistematik milliyetçilik de eklenince bazı şeyler değişmeye, bazı isimler filizlenmeye başlayacaktı.
Bu dönemde Çariçe Katerina baskıları hafifleteceklerini ve bir müftü atanacağını duyurdu. Görünüşte olumlu bir adım gibi görünse de müftünün bizzat Çariçe ya da Çar tarafından atanacak olması, tarafsızlığını baştan tartışmalı kılıyordu. Nitekim ilerleyen yıllarda bu endişeler doğrulandı ve müftü atamaları bile yapılmaz oldu.

19. yüzyıla gelindiğinde bölgedeki Tatar burjuvazisi gelişmiş; Akçuraoğulları ve Kerimiler gibi aileler yükselişe geçmişti. Öte yandan yüzyıllardır süregelen bir tablo da varlığını koruyordu: Halkın bir kesimi dünyevi hayat yerine ahirete yönelmiş, evlerine kapanmış ve Rus işgaline sessiz kalmıştı. Tüm bunlar yaşanırken Ruslar, kan kardeşleri Osmanlı Türkleri ile Kırım Hanlığı'nı ele geçirmeyi hedefliyordu. Kırım Ruslara geçmiş, Osmanlı art arda savaşlar kaybediyordu. Tam bu sırada Kırım'ın Bahçesaray'ında bir isim yükseliyordu: İsmail Gaspıralı.

Gaspıralı başlı başına bir yazı konusu olduğundan hayatını burada atlamak ve bölgedeki etkisi ile Ceditçilik meselesine girmek gerekiyor.
Gaspıralı, Türklerin yeniden yükselmesi için Ceditçilik adını verdiği yenilikçi bir hareket başlattı. Usul-i Cedit olarak da bilinen bu hareket özünde Türkçülük, İslamcılık ve Muasırlaşma akımlarının bir bütününü oluşturuyordu. Açılan yeni usul okullarında, geleneksel yöntemle altı ayda güçlükle öğrenilen okuma yazma kırk beş günde rahatça kazanılıyordu. Pozitif bilimler ve fıkıh bilimleri bu medreselerde birlikte okutulurken öğrencilere Türk oldukları hatırlatılıyordu.
Ceditçilik, Rumeli'den Doğu Türkistan'a uzanan geniş bir coğrafyaya yayıldı; İdil-Ural bölgesi de bu yayılımın önemli bir halkasını oluşturdu. Ancak bu kolay olmadı. Eski sistemden memnun olan Kadimciler ile yeniliği savunan Ceditçiler arasında derin bir ayrışma yaşandı. Akçuraoğulları Ceditçi cephedeydi; zaten aileden Zühre Akçura, Gaspıralı ile evlenmişti ve bu evlilik Ceditçiliğin kaderini derinden etkiledi. Kerimiler ise başlangıçta mesafeli, hatta düşmancaydı; Kerimi bizzat Gaspıralı'yı öldürmek için Bahçesaray'a gelmişti. Ne var ki Gaspıralı ile tanışınca ondan etkilenerek Ceditçiliğe destek vermeye başladı ve İdil-Ural bölgesinin Ceditçilik finansörüne dönüştü.
Bu dönemde bölgede güçlü aydınlar da yetişiyordu. Ahmetzäki Velidi (A. Zeki Velidi Togan) ve Sadri Maksudi (Sadri Maksudi Arsal) gibi isimler milliyetçiliğin sesini yükseltiyordu. Akçuraoğullarından Yusuf (Yusuf Akçura) ise Osmanlı-Fizan-Fransa üçgeninde dolaşırken ara ara İdil-Ural'a uğruyor, buradaki faaliyetlere kafa yoruyordu.
Tüm bu gelişmelerin gölgesinde Türkçülük, bölge Türkleri için gerçek anlamda bir kurtuluş ümidine dönüşmüştü.
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında sol ideolojilerin taraftarları giderek çoğaldı. Fransız Devrimi'nin etkileriyle Avrupa'da hükümdarların yetkileri kısıtlanıyor, meclisler güç kazanıyor ve halk seçimlere katılıyordu.
Rus İmparatorluğu'nda ise tablo bambaşkaydı. Çarlar yıllardır demir yumrukla yönetirken halk perişan bir hayat sürüyordu. Büyük Petro'nun modernleşme hamleleri kalıcı bir dönüşüm yaratamamıştı. Ta ki 1905 Devrimi'ne dek.

1905 Devrimi, Rusya için bir dönüm noktasıydı. Devrim sürecinde Kızıllar ile Çar taraftarları arasındaki çatışmalar, İdil-Ural bölgesinde ve özellikle Kazan'da Türklere de zarar verdi. Bu kaosa dur demek için Yusuf Akçura ve yanındaki İdil-Ural Türkü aydınlar halkı bilinçlendirme çabasına girdi ve başardı.
Anti-Türkizm ve anti-İslamizm, Kızıl ya da Çar taraftarı ayrımı gözetmeksizin sürüyordu. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Yusuf Akçura'nın bir tiyatroda sergilenen anti-Türkist bir oyunu fark etmesi ve öğrencileriyle birlikte aynı oyunun oynandığı başka bir tiyatroya girerek hep bir ağızdan öksürmek suretiyle oyunu bozmalarıdır.
Devrimle birlikte Rus Duması (Rus Meclisi) açıldı ve seçim süreci başladı. Rusya'daki Müslüman Türkler de bu dönemde kongreler düzenliyordu; devlet baskısı yüzünden çoğunlukla vapurlarda gerçekleştirilen bu toplantılarda İttifak-ı Müslimin kuruldu. İttifak, 2. Kongre'de parti niteliği kazandı ve Liberal düşünceli Kadet Partisi ile seçime katılarak mecliste koltuk kazandı. Ancak Duma dağıtılınca seçimler yenilendi; ikinci dönemde sonuç alınamasa da üçüncü dönemde tekrar koltuk elde edildi. Ardından parti kapatıldı.
1. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Rusya içten çökmeye başladı. Özellikle 1915'ten itibaren cephede art arda kaybedilen muharebeler orduyu eritmiş, Çar'a duyulan nefret büyümüştü. Almanlar, Rusya'yı savaş dışına çıkarmak amacıyla Vladimir Lenin'i İsviçre'den Rusya'ya getirtti.
Lenin, 1917'de döner dönmez harekete geçti. Artık Kızıllar Bolşevikler'di. Ekim Devrimi ile Çar ve ailesi tutuklandı, iç savaş başladı.
Kafkasya, Türkistan, İdil-Ural, Kırım ve Sibirya'daki Türkler, devrim ortamında diğer halklar gibi özerk ya da bağımsız cumhuriyetler kurdular. Bunlardan biri İdil-Ural Devleti'ydi; ilk devlet başkanı Tatar aydın Sadri Maksudi Arsal oldu. Devlet Tataristan, Çuvaşistan, Mari El, Udmurya ve Başkurdistan'ı kapsıyordu. Ancak Başkurt aydınları, başta Zeki Velidi Togan olmak üzere bu devlete katılmak yerine Başkurdistan Halk Cumhuriyeti'ni kurdu. Togan, Başkurtların Tarihi adlı eserinde bu kararın gerekçelerini çeşitli boyutlarıyla açıklar; bunların başında Tatarların kendilerini tüm Rus Müslümanlığının lideri olarak konumlandırması gelmektedir.
İdil-Ural Devleti fazla uzun ömürlü olamadı; ancak etkisi kalıcı oldu. Varlığı süresince halkta milliyetçiliği körükledi ve siyasi arenada kendilerine yer açtı. Bolşevikler tarafından işgal edilerek Tatar-Başkurt Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne dahil edildi. Günümüzdeki İdil-Ural bağımsızlık hareketinin öncüsü sayılır.

Başkurdistan Halk Cumhuriyeti de uzun yaşayamadı; ancak İdil-Ural Devleti'nden farklı olarak askeri zaferler de kazanmıştı. Zeki Velidi Togan bu mücadelede etkin rol üstlendi. Sürecin bir diğer farklı boyutu ise ilhak meselesiydi. Beyazlar başlangıçta tüm özerklik ve bağımsızlık taleplerini tanıyacaklarını bildirmişti; ancak Amiral Kolçak bu tutumdan dönerek hepsine savaş ilan etti. Bunun üzerine Başkurtlar Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesinden ilham alarak Bolşevikler'e katıldı. Ne var ki işler yine umduklarına göre gitmeyecek ve İdil-Ural'ın en ağır dönemlerinin kapısı aralanacaktı.
Burada özel bir parantez açmak gerekiyor: Sultan Galiyev. Başkurdistan'da doğan Galiyev, Bolşevikti; ancak bir o kadar da Türkçüydü. Kendisi de tıpkı Gaspıralı gibi başlı başına bir yazı konusu olduğundan yalnızca bölgedeki tesirini aktarmakla yetineceğim. Galiyev, bölge için özerk bir Sovyet Cumhuriyeti kurulması için büyük çaba gösterdi; ancak en fazlasını Rus Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı özerk cumhuriyetler olarak elde edebildi. Parti içinde İdil-Ural'ın sesini yükseltmeye çalışan Galiyev, nihayetinde tasfiye edilerek bir dönem kapandı.
İç savaşın ardından İdil-Ural'daki aydınlar birer birer komşu ülkelere sığındı; ardından Atatürk'ün bizzat verdiği emirle yeni kurulan genç Türkiye'ye getirildi. Bu konuya ileride döneceğim; şimdi Sovyetler altındaki ilk döneme bakalım.
İç savaşın bitiminde inanılmaz boyutlarda bir kıtlık patlak verdi. Tataristan'da 500.000'den fazla Türk hayatını kaybetti; Başkurdistan nüfusunun %22'si yok oldu. Komünizm, eşit haklar ve refah vaat etmişti; İdil-Ural halkına sunabildiği ise ölümdü.
Kaderin bir cilvesi olarak SSCB, Korenizatsiya adıyla bir yerelleştirme politikası başlattı. Bu politika çerçevesinde bölgedeki diller Latin alfabesine geçirildi, öğrenim kolaylaştırıldı ve halk sınırlı da olsa bazı haklara kavuştu.
Bu dönem de uzun sürmedi. Stalin tüm hakları geri aldı. Kiril alfabesi zorla dayatıldı. SSCB'de kalan aydınlar birer birer öldürüldü. Bölge üzerindeki baskı her geçen gün arttı.
Tam bu sırada 2. Dünya Savaşı çıktı ve Haziran 1941'de Almanlar Sovyetler'e saldırdı. SSCB, özellikle savaşın başlarında Rus olmayan azınlıkları cepheye sürdü. Bu askerler teslim olarak Alman esaretine düştü; Almanlar da bu duruma çözüm üretmek amacıyla söz konusu azınlıklardan lejyonlar kurdu. Bunlardan biri 1942'de oluşturulan ve 40.000 kişilik kapasiteye sahip İdil-Ural Lejyonu'ydu. Lejyonun ilk başkanı Abdurrahman Şefialmazdı. Bunun dışında Ahmet Demir de lejyon ile ilgileniyordu ancak Türkiye'ye geri dönmek zorunda kalmıştı. Kendileri zaten zengindi özellikle Almanya'da fabrikatördüler. Mart 1944'de Tatarlar için 5. Kurultay/Kongre olan İdil-Ural Kurultayı yapılarak diğer lejyonlardan ve Emin el-Hüseyin destek alındı. Lejyon askerleri belki bağımsız bir İdil-Ural Devleti kurabileceklerini umuyordu; ancak savaşın Almanya aleyhine dönmesiyle bu umut da söndü.


Savaşın ardından Stalin'in politikalarıyla bölgeye sanayi tesisleri taşındı. Petrol keşfedilerek İdil-Ural, dünyanın ikinci büyük petrol bölgesi hâline geldi (birincisi Bakü, yani Azerbaycan'dı). Ancak bu zenginlikten bölge halkına neredeyse hiç pay düşmüyordu. Üstüne Rus göçünün yoğunlaşmasıyla demografik yapı bozuldu; Rus nüfusu bölgedeki Türk nüfusunu geçti. (Bu dengesizlik ilerleyen yıllarda kısmen giderildi ve iki nüfus arasında sınırlı da olsa bir denge sağlandı.)
Kruşçev döneminde Stalin dönemine kıyasla fazla bir şey değişmedi. Asıl kırılma Brejnev ile yaşandı. Bölge kalkınıyordu; ancak halk fiilen kölelikten farksız bir koşulda yaşıyordu. Bu dönemde "halklar arasında eşitlik" söylemi kılığına büründürülmüş Ruslaştırma politikaları hayata geçirildi. "Rus olmadan Başkurt/Tatar olunamaz, Başkurt/Tatar olmadan da Rus olunamaz" gibi sözde kardeşlik söylemleri ardına sığınıldı.
Sovyetler çözülmeye yüz tutarken bölgedeki milliyetçilik yeniden alevlendi. Türkler yılların bedelini sormak istiyordu. 1991'de Tataristan, özerk cumhuriyet statüsüne rağmen Çeçenistan ile birlikte bağımsızlığını ilan etti.
Rusya, bu gelişmelere Çeçenistan'dan farklı bir yol izleyerek yanıt verdi: müzakere ve geniş özerklik haklarının tanınması. Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti'nin milli geliri büyük ölçüde Cumhuriyet'te kalıyor, altyapı hızla gelişiyor ve Avrupa standartlarını aşan bir seviyeye ulaşıyordu. Tataristan Özerk Cumhuriyeti de bu dönemde kalkınarak başkent Kazan, "Rusya'nın Üçüncü Başkenti" unvanına kavuştu.
Bununla birlikte Yeltsin, bayrak tasarımı gibi sembolik meselelerde anti-Türkist tutumunu açıkça ortaya koydu: Tataristan bayrağına kırmızı rengi ekleyerek bölgeye sonradan yerleşen Rusların da devletin kurucu unsuru olduğunu ima etti.
Putin ile birlikte kazanımlar birer birer geri alındı. Başkurdistan'ın milli gelirinin büyük bölümü Kremlin'e aktar olmaya başladı. Cumhuriyetlerdeki cumhurbaşkanlığı makamı kaldırıldı. Diller zorla Ruslaştırıldı. Bölge Putin'e yakın isimlere peşkeş çekildi. Keyfi tutuklamalar ve zorla askerlik uygulamaları baş gösterdi.
2014'te Kırım'ın ilhakının ardından Tatarlar kendi aralarında örgütlenerek İdil-Ural Devleti'nin yeniden kurulması için harekete geçti. Bu hareket doğrudan yasaklandı; yöneticiler komşu Avrupa ülkelerine kaçarak mücadelelerini sürdürmektedir.
Başkurdistan'da kimlik erozyonu kesintisiz devam etti. Bölge için kutsal sayılan Kuş Dağı'na kilise inşa edilmek istendi; protestolar bu girişimi engelledi. Arkeolojik alanlar talan edildi, bölge kaynakları yandaşlara aktarıldı. 2022 Ukrayna Savaşı'nın ardından Başkurt Milli Kongresi oluşturuldu; bu kongre de yasaklanarak kurucuları sürgüne kaçmak zorunda kaldı.
2024'te Başkurdistan'da açılmak istenen maden ocağına karşı yürütülen protestolar ve Fail Alisinov'un tutuklanması, bölge Türklerinin direniş ruhunu yitirmediğini; aksine güçlendirdiğini kanıtlamaktadır. 2025'te Ay Yola ve ailesinin birlikte seslendirdiği Homay şarkısı Rusya'da birinci sıraya oturdu. Şarkı, bir Başkurt'un Rusya'ya diz çöktürüşünün simgesi olarak tarihe geçti; Hollanda, Belarus, Baltık ülkeleri ve daha pek çok ülkede de yankı uyandırdı. Temelde Başkurt milli kimliğini yücelten bu eser, Başkurdistan tarafından çeşitli ödüllerle taçlandırıldı.
Günümüzdeki tablo kısaca budur: Baskılara rağmen direnen, Kürşat'tan bu yana süregelen direnişin hâlâ devam ettiğinin canlı kanıtı olan bir halk.
Son bölümde diğer Türk topluluklarının bu meseleye yaklaşımını ele almak istiyorum.
Osmanlı, Astrahan Seferi'ni başlatmış ancak başarısızlıkla geri çekilmiş ve bölgeyle bir daha ilgilenmemiştir. Başkurtlar, 17. ve 18. yüzyıllarda yardım ve tabilik mektupları gönderse de bunlar ciddiye alınmamıştır. Kırım hanları ısrar etse de padişahlar bölge meselesini gündemine almamıştır. Buna karşın bölge Türkleri, en küçük çatışmada bile Osmanlı'ya destek vermiş ve Ruslara darbeler indirmiştir. Diğer Türk devletleri bölgeyle ilgilenmiş olsa da belirleyici bir etki bırakamamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti söz konusu olduğunda tablo değişmektedir. Atatürk, büyük bir Türkçü olduğunu burada da kanıtlamıştır. Bölgedeki Türklere, diğer Türk topluluklarına gösterdiği ilginin aynısını gösterdi; bu insanları ölümden kurtarmayı dert edindi. Bu çaba sayesinde Yusuf Akçura, Sadri Maksudi Arsal ve Zeki Velidi Togan gibi isimler Türkiye'ye sığınabildi. Bu isimler sonraki yıllarda ülkeye büyük katkılar sağladı:
Bunların yanı sıra daha pek çok isim Türkiye'nin gelişimine katkıda bulundu.
Günümüzde ise Türk Devlet Teşkilatı'nda kayıtlı üye olarak yer alan Tataristan ve Başkurdistan, yalnızca varlıkları bilinen sembolik birer isim olarak kalmaktadır. Onlar da işgal altındaki diğer Türkler gibi acı çekmeye ve baskılara maruz kalmaya devam etmektedir.
Yazımın sonuna gelmiş bulunmaktayım. Okuduğunuz için teşekkürler. Bu yazı, işgal altındaki Türklere ithaf edilmiştir.