PKK'nın Propaganda Aracına Dönüşen Bir Dönemin Gerçek Hikayesi

Diyarbakır Cezaevi üzerine yıllardır sol çevrelerin kurduğu bir anlatı var. Bu anlatıya göre cezaevindeki işkenceler neredeyse tamamen “Kürt kimliğini ezmek” üzerine kurulmuş, PKK’nın doğuşunu tetiklemiş, Mazlum Doğan da bu zulmün bir sembolü hâline getirilmiştir. Özellikle marjinal sol gruplar bu hikâyeyi tekrar tekrar pompalıyor.
Ama meseleye biraz uzaktan, sakin ve soğukkanlı bakınca işin pek öyle anlatıldığı gibi olmadığı görülüyor. Aşağıda hem bu iddialara hem de genelde görmezden gelinen gerçeklere tek tek değiniyorum.
12 Eylül sonrası Türkiye’nin genel atmosferi sertti. Devlet, sağ–sol fark etmeksizin, eli silahlı, örgütlü, sabotaj yapan, banka soyan, öğretmen öldüren, bomba koyan herkese sert şekilde davrandı.
Diyarbakır Cezaevi bu açıdan bir örnek olabilir ama tek örnek değildi. Mamak’ta da vardı, Metris’te de vardı, sıkıyönetim gözaltı merkezlerinde de. Bugün “Kürt kimliğini ezmek için yapıldı” diye anlatılan işkencelerin büyük bölümü aslında dönemin devlet refleksiyle örgütlü şiddete karışmış herkese karşı uygulanıyordu.
Sol çevrelerin mağduriyet hikâyesinde sürekli şu var:
“Sırf kimliği yüzünden insanlar hapsedildi, işkence edildi, hepsi mazlumdu.”
Gerçekte ise içerideki birçoğu somut terör eylemlerinden dolayı içeri girmişti. Öğretmen, polis, asker öldüren de vardı, bombalama yapan da vardı, yol kesen de. Öğretmeni 7 kurşunla şehit eden adam da aynı koğuşlarda kalıyordu. Bunları görmezden gelip herkesi “masum kurban” diye paketlemek tarihsel olarak doğru değil.
Sol çevrelerin en çok yaydığı efsane şu:
“Diyarbakır Cezaevi olmasaydı PKK doğmazdı.”
Bu doğru değil. PKK 1978’de kuruldu, Apocular 70’lerin ortasında sahadaydı. Köy basmalar, adam kaçırmalar, aşiretlerle sürtüşmeler, gençleri dağa çekmeler… Hepsi cezaevi olaylarından önce yaşandı.
Devlet bu dönemde PKK’yı çok ciddiye almamış olabilir ama bu, örgütün var olmadığı anlamına gelmiyor. PKK zaten kurulmuş, çekirdek kadrosunu oluşturmuş, bölgede faaliyete başlamıştı. Diyarbakır Cezaevi, PKK’yı kurmadı; PKK sadece burayı propaganda malzemesi yaptı.
Mazlum Doğan bugün sol çevrelerde neredeyse mistik bir figür gibi sunuluyor.
“Yakıldı, öldürüldü, elektrik verildi”
gibi iddialar dolaşıyor fakat resmi kayıtlara bakıldığında bambaşka bir tablo görülüyor. Kendi ifadesinde yazanlar:
* Aile ile görüştürülmemesi,
* Işıkların sürekli açık tutulması,
* Psikolojik baskı.
Anlatılan ağır fiziksel işkence iddiaları kendi ifadesinde yok. Örgüt ise bu intiharı yıllar boyunca kutsal bir “direniş miti” hâline getirdi.
Diyarbakır Cezaevi denince yıllardır tek bir isim öne çıkarılıyor: Esat Oktay Yıldıran. Sol gruplar onu adeta şeytanlaştırıp tüm dönemi tek bir kişinin sırtına yüklemeye çalışıyor.
Halbuki mesele bir kişinin sadizmi değil; 12 Eylül’ün askeri cezaevi yönetim anlayışıydı. Sert disiplin, sıkıyönetim mantığı, emir-komuta zinciri… O dönem sadece Diyarbakır’da değil her cezaevinde aynı düzen vardı.
Esat Oktay’ın “işkenceci” diye hedefe konulmasında birkaç sebep var:
PKK’nın propaganda tekniği hep aynıdır: Devlet içinden bir kişiyi seçip tüm nefreti onun üzerine yığar, sonra bu figür üzerinden kendi mitolojisini kurar. Diyarbakır Cezaevi’nde de bu rol Esat Oktay’a verildi. Çünkü örgüt, anlatıyı sadeleştirip “bizi ezen kişi” olarak bir düşman yaratmak istedi.
Sert, tavizsiz bir cezaevi komutanıydı. Bağırması, çıplak arama yaptırması, disiplin cezaları… Bunların tamamı dönemin askerî cezaevi standardı içindeydi. Fakat PKK bunu etnik bir mesele gibi sunarak, “Kürtlere özel işkenceci” diye paketledi. Bu doğru değil. O dönemde cezaevine düşen tüm örgütlere aynı sertlik uygulanıyordu. Bu kısmı sol gruplar özellikle atlamayı seviyor.
Esat Oktay Yıldıran, yıllarca tehdit aldıktan sonra PKK tarafından pusuda öldürüldü. Devlet tarafından da resmî olarak şehit ilan edildi. Yani solun “işkenceci komutan” diye anlattığı kişi, aslında örgütün planlı suikastıyla şehit düşen bir kamu görevlisiydi.
PKK Esat Oktay’ı özel olarak seçti çünkü örgüt, Diyarbakır Cezaevi üzerinden bir mağduriyet mitolojisi inşa etmek istiyordu. Bir kişinin ölümü üzerinden kendine “direniş hikâyesi” yaratmak örgütün bilinen stratejisidir. O yüzden Yıldıran yıllarca PKK’nın propagandasında merkez figür hâline getirildi.
Bir de bu Diyarbakır Cezaevi üzerine çekilen film meselesi var. Film sanki yaşananları olduğu gibi aktarmak için değil, yıllardır sol çevrelerin ve Kürtçülerin kurduğu anlatıyı güçlendirmek için hazırlanmış gibiydi. Gerçekte yaşanmamış bazı detaylar eklenmiş, bireysel birkaç örnek tüm cezaevinin geneliymiş gibi sunulmuş, örgütle ilgili figürler abartılı biçimde idealize edilmiş. Senaryonun bazı kısımları tamamen propaganda diliyle kurulmuş olunca, film gerçeğin yerine kurguyu koyan bir etki yaratıyor. Sol kesimdeki pek çok kişi de filmi izleyip bu anlatıyı sorgulamadan benimsedi, çünkü film duygusal olarak etkili ama tarihsel olarak pek sağlam değil. Sonuçta ortaya, cezaevinin sertliğini anlatmaktan çok, PKK’nın mağduriyet hikâyesini güçlendiren bir sinema işçiliği çıkmış oluyor.
* İşkence sadece Kürtlere değil tüm silahlı örgütlere uygulanıyordu.
* İçeridekiler somut suçlardan tutukluydu.
* PKK cezaevinden önce kurulmuş, örgütlenmiş ve sahada eylemler yapıyordu.
* Mazlum Doğan anlatısı büyük ölçüde propaganda ile büyütüldü.
* Esat Oktay portresi de tek taraflı bir çarpıtmanın ürünü haline geldi.
Bugün marjinal sol çevrelerin “Diyarbakır Cezaevi miti” üzerinden kurduğu anlatı, hem tarihin bütünlüğünü bozuyor hem de PKK’yı meşrulaştırmaya yarıyor.
Gerçeklik ise daha sade:
PKK’nın sebebi cezaevi değil; PKK’nın kendisidir.
O dönemin şartlarında devletin dağılmaması için gövdesini taşın altına koyanlara, emir-komuta zincirinin sorumluluğunu taşıyıp bedel ödeyenlere, Diyarbakır Cezaevi’nde PKK’nın hedef gösterdiği için alçakça şehit edilen Esat Oktay Yıldıran’a ve bu vatan için toprağa düşen bütün şehitlerimize rahmet olsun.

Yaşadıkça KEMALİST